"Anavatan'ın
güneyinde, komşu bir devlette bulunan, vatanımızın
bir parçası olarak telakki ettiğim bir Türk kültür
yuvası olan bu mevlevihane, kapısından girer girmez
her Türk yolcusunun sanki vatanına kavuştuğu hissine
kapıldığı bir mekandır. Orada yalnız Türkçe konuşulurdu.
Mükemmel bir lisan mektebiydi orası. Oraya gelip de,
birkaç gün içinde Türkçe'yi anlayıp konuşan nice yabancılar
yanında, senelerce orada yaşayıp, hücrenişin olup,
ölünceye kadar inat edercesine Türkçe'den, başka dil
konuşmak istemeyen nice Dedeler hatırlarım... Böylece
vatan hasretini, gurbet duygusunu yenmeye çalışan
nice dedeler..."
Hatıralarımda canlı
yaşayan kişilerden biri de, Bahçevan Dede'dir. O,
vatan hasretini gidermek için çiçek öbeklerine Anavatan'dan
bazı şehir ve mahalle adlarını vermişti. Çiçekleri
de öyle anardı, ağaçları da. Bu Meram gülüydü, öbürü
Karaman çamı. Bu Üsküdar menekşesi, öbürü Maraş kavağı
veya Antepfıstığı. Onun kurduğu hayal dünyasındaki
sevgili vatanına kimse el süremezdi. Ancak arada sırada
ve dedemizin hoşgörülü olduğu zamanlarda çiçekleri
nazikçe, incitmeden koklayabilirdik.
Tekkede Aşçı Dede 'nin
ayrı bir mevki vardı. Matbah-ı şerifte Türk yemekleri
pişerdi. Şehrin bazı ileri gelenlerinin Türk yemeklerinin
nasıl yapıldığını öğrenmek için şahsen geldiklerini
veya aşçılarını dedeye gönderdiklerini hatırlarım.
Aşçılıktaki ustalığı hala o şehirde yaşamaktadır.
Günümüzde orada bilinen ve pişirilen Türk yemekleri
aşçı dedenin öğrettikleri yemeklerdir.
Dedeler için kuzeyden
gelen (Anadolu'dan)
rüzgarın da yağmur bulutunun da ayrı bir özelliği
vardı. Onlar için, o rüzgarda vatan kokusu gizliydi,
o yağmurda vatan suyu vardı. Bir dedenin başındaki
Mevlevi sikkesini çıkarıp, göğsüne basıp, saçından
sakalından akan yağmur sularıyla, oh çekerek hasret
giderdiğini hatırlatırım. Bu yuva,aynı zamanda kudüm
ve ney sesleriyle Mevlevi kültürünü en geniş manasıyla
barındırırdı. Her hücresinde bir dedenin idaresinde
Kur'an-ı Kerim ve Hadis dersleri verilir, Hz. Mevlana'nın
eserleri şerh edilir, bazı sanat kolları, dil ve din
dersleri öğretilirdi. Ancak tedrisat istisnasız Türkçe
idi...
1943 yılında Bakır Çelebi'nin
İstanbul'da vefatı ve 1944'te de Fransa'nın Suriye'ye
bağımsızlığını vermesi üzerine, çelebilik makamını
ve bu makamın imtiyazını kaldırmış ve diğer mevlevihanelerin
ve Halep Mevlevihanesi'nin vakıflarına ve bütün varidatına
el konulmuş ve tamamı Suriye Vakıflar Umum Müdürlüğü'ne
bağlanmıştır.
Bakır Çelebi'nin vefatı
üzerine oğlu Celaleddin Çelebi'nin, çelebiliği kabul
edilmediği için, Bakır Çelebi'ye Halep'te değilken
vekalet eden, vefatından sonrada bir yıl kadar da
çelebilik makamında bulunun kardeşi Şemsülvahid Çelebi,
bu suretle bu tarihi makamın son temsilcisi olmuştur.
Vahid Çelebi 'nin verdiği
malumata göre; Halep Mevlevihanesi Bakır Çelebinin
vefatından az bir müddet sonra Evkaf Müdürlüğü tarafından
zapt edilmiş ve muhiplerden bir Arap dergaha şeyh
vekili tayin edilmiştir. Tekkede beş tane ihvan dede
vardır ve bunların iadeleri, pek fakir ve basit bir
şekilde evkaf idaresince temin edilmektedir. Ve her
birine ayda beş Suriye Lirası verilmektedir. Fakat
yeniden derviş kabul edilmediği için dergahın kapanması,
bu dedelerin ölümüne bağlıdır.
Semahanedeki kütüphane
kargaşada yağma edilmiş, etrafındaki demir parmaklık
kaldırılmış ve semahane cami haline getirilmiştir.
Halep'te otuz kadar Mevlevi muhibbi vardır. Bunlar
biraz sema yapmasını bilirler, yılda dört beş defa
mukabele yaparlar ve Arapça ilahiler okuyarak usulsüz
bir şekilde dönerler. Cuma ve Pazartesi geceleri dergaha
gelip evkaf dairesinin temin ettiği yemeği yerler
ve hizmetlerine karşılık ayda üçer lira alırlar.