|
İslam dünyası olarak neden hep mazlum ve zayıf durumdayız?
Bu soru da benim yukarıda kısaca tenkide
tabi tutmaya çalıştığım çerçevenin ürünü bir soru. Bu
çerçeve içinde kaldığımız müddetçe bu soru tutarlı ve
anlamlı bir soru. İslam dünyasının zihinsel enerjisinin
önemli bir kısmı bu çerçevenin sınırları içerisinde
kullanıldığı için bu soruya bazı cevaplar vermeye çalışalım.
İslam ülkelerinin maddi, siyasi ve teknolojik anlamda
zayıf durumda olduğu bir gerçek. Bu fiili durumu İslam
dünyasının son iki yüzyıllık hesaplaşma serüveninden
ve mevcut dünya sisteminden bağımsız ele alamayız.
Daha somut terimlerle ifade etmek gerekirse,
bunu tabandan ve tavandan kaynaklanan sorunlar olarak
tanımlayabiliriz. Müslüman toplumlar bireysel bilinç,
eğitim, siyasi kültür ve dini-ahlaki değerlere dayalı
adem-i merkeziyetçi, çoğulcu, ve demokratik bir toplum
yapısının inşası gibi konularda ciddi bir ilgi eksikliğine
maruz. Fakat bütün eksikliğine rağmen ben geniş halk
kitlelerinin firasetinin (biz buna bugün 'sağduyu' diyoruz)
hala canlılığını muhafaza ettiği kanaatindeyim. Bu sorunların
aşılmasının önünde duran asıl engel, İslam ülkelerindeki
tavanı oluşturan siyasi elitler ve mevcut siyasi kültürün
aşılmasına yahut dönüştürülmesine karşı koydukları tutucu,
hatta yer yer zorba tavır. Türkiye gibi ülkelerdeki
sorun da aynı: tabanda gördüğümüz yahut tabana maletme
eğiliminde olduğumuz yapısal sorunların pek çoğu, ancak
üst-yapıda ciddi reformların yapılması ile aşılabilecek
türden. Örneğin Türkiye'deki seçmenin siyasi tercihleri
ile sosyal tercihleri arasında zaman zaman ciddi bir
uyumsuzluk gözlenebiliyor. Türkiye'deki siyasi yapı
köklü değişikliklere imkan tanımadığı için, insanlar
önlerine gelen 4-5 partiden en iyisini seçmeye zorlanıyor
ve bu politik süreçte kısır döngülerin doğmasına yol
açıyor. Buna mukabil yolsuzluk, eğitim hakkı, dini özgürlükler,
yerel yönetim mekanizmalarının güçlendirilmesi, geleneksel
değer ve adetlerin muhafazası gibi konularda şayan-ı
dikkat bir tutarlılık ve istikrar gözlemleniyor. Buna
genelde müslüman halkların özelde de Türkiye insanının
sosyal/kollektif firaseti de diyebiliriz. Türkiye gibi
ülkelerin sorunu, bu kültürel olgunluk ve derinliği
siyasi yapıya taşıyaçak imkan ve mekanizmalardan yoksun
olması.
Bu noktada mevcut dünya sisteminin
oynadığı menfi role de temas etmek gerekir. Bugün İslam
dünyasının hem ekonomik hem de siyasi manadaki en sorunlu
ülkeleri, Batı Avrupa'nın ve özellikle de Amerika'nın
tebası konumundaki ülkeler ve bu bır tesadüf değil.
Suudı Arabistan, Mısır, Ürdün, Türkiye ve benzeri ülkelerin
yaşadığı kriz sürecinin önemli etkenleri arasında, belli
çıkarlar için bu ülkelerdeki baskıcı rejimlere verilen
destek var. Özellikle Amerika'nın Arap dünyasındaki
en yakın müttefikleri, aynı zamanda en anti-demokratik
ve sivil haklardan yoksun ülkeler. Bu, bir tarafta bu
ülkelerdeki monarşik yapıları takviye ederken, öte tarafta,
11 Eylül hadisesinde de gördüğümüz gibi, Amerikan dış
politikasının sahiciliği konusunda İslam dünyasında
çok ciddi şüphelerin doğmasına neden oluyor. Üstelik
bu rejimler halkın vicdanı ve onayı değil belli pazarlıklar
neticesinde verilen dış destek sayesinde ayakta kalabildiği
için, bazen kendi milli menfaatlerinin ihlal edilmesine
dahi karşı koyamıyorlar. Bu aynı zamanda Müslüman halkların
kendi ülkelerindeki siyasi yapıdan giderek yabancılaşmasına
yol açıyor. İslam ülkelerinde siyasi güç ile toplumsal
irade ve vicdan arasında bu kadar büyük bir uçurumun
bulunmasının başlıca sebeplerinden birinin bu olduğunu
görmek zor değil.
|