Biri sonundan, biri başından da olsa tam üç asır, üç padişah, dört halife, on cumhurbaşkanı, iki Balkan savaşı, iki dünya savaşı ve bir kurtuluş savaşı gördü. Osmanlı'nın sonuna, Cumhuriyetin ise yetmiş sekiz yıllık macerasına şahit oldu. Onun hafızası bir milletin hatıra defteri gibi
İnce uzun bir boy, dinç ve dimdik bir vücut, pamuk gibi bembeyaz sakalların çevirdiği daima gülümseyen bir çehre ve boncuk gibi masmavi gözler... 21. asrı yaşadığımız, milenyum kutlamalarının artık hafızalardan silinmeye başladığı günlerde bu mavi gözlerin 19. asırdan beri dünyayı seyrettiğini söylesek bilmem inanır mısınız?
Beşiktaşlı Hüseyin Efendi ya da kendisini tanıyanların tabiriyle Beşiktaş'ın Hüseyin Baba'sı, Kavala'nın Hamidiye Mahallesi'nde dünyaya geldiğinde takvimler 1898 yılını göstermektedir. Devir, Sultan Hamid devridir. Babasının adı İhtimanlı Mehmet Efendi, annesinin Nazlı Hanım. Annesinin annesi ise Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın köyünden, yani Kavala'ya iki saat yürüyüş mesafesindeki Eski Kavala'dan. O zamanlar bir Osmanlı şehri olan Kavala'da Müslüman Türk hayatı bütün güzelliği ile yaşanmaktadır. Giyim kuşam için gerekli olan malzemeler de dahil evin bütün ihtiyaçları babası tarafından alınmakta, çarşı pazar bilmeyen annesince evde pişirilmekte ya da dikilmektedir.
Küçük Hüseyin, Rumeli'nin bu huzur ortamında çocukluk günlerini geçirirken bir taraftan da mahalle mektebine başlar. Hocası mahallenin imamı İmam Hüsnü Efendi'dir. Ama asırlardır sürüp gelen düzen son günlerini yaşamaktadır ve bir müddet sonra Rumeli'ndeki âsûde hayatla birlikte onun tahsil hayatı da sona erecektir.
Çınarın ilk çatırtısı 1908 ihtilalinde II. Abdülhamid'in tahttan indirilmesiyle duyulur. İlk günlerde bu çatırtı pek fark edilmez; hatta "Gemilerde makara, Sultan Hamid fukara" diye türküler söylenir, ya da söyletilir halka. Hüseyin Efendi, o günleri anlatırken "Çocukluk işte" diyor, "Herkesle birlikte ben de söylerdim o türküyü".
Fakat Sultan Hamid'in ardından 33 yıl ayakta tutmaya çalıştığı Osmanlı çınarının devrilmesi uzun sürmez. Önce Girit hadisesi başgösterir. Gerçi Girit isyanı 1866'da patlak vermiştir ama 1912'de Osmanlı'dan ayrılana kadar Ege kıyılarını karıştırıp durmaktadır. Hüseyin Efendi o günlerde Müslüman ahalinin "Kanımızı dökeriz, Girit'i vermeyiz" diye bağırdığını anlatıyor. Ardından I., II. Balkan harpleri, (Oniki adalarla birlikte Kavala da İtalyan işgaline uğradığından Hüseyin Efendi'nin İtalyan Harbi dediği) I. Dünya Savaşı ve Evlâd-ı Fâtihân diyarından, Avrupa-i Osmânî'den çekiliş...
Balkan Harbi büyük bir faciadır. Müslüman ahali, koyun gibi boğazlanmakta, satırlarla doğranmaktadır. İşin acı tarafı bu fecaati gerçekleştirenler arasında asırlarca birlikte yaşadıkları komşuları, yerli Rumlar da vardır. Bir gün Bulgarlar Kavala'nın diğer erkekleriyle birlikte Hüseyin Efendi'nin babası İhtimanlı Mehmet Efendi'yi de kesmeye götürürler. O gün 400 kişi kesilir. Babası ise kendisini kesmek için yatıran Bulgar'a gümüş köstekli saatiyle birlikte 150 altın verdiği için kurtulur.
Hüseyin Efendi, Bulgarların celladı Palabıyıkyan'ı kendisinin de gördüğünü söylüyor. Bin Türk'ü kendi elleriyle öldürdüğü için iftihar eden bu kasabın her zaman pala ile dolaştığını anlatıyor. Aslen İstanbul Ermenilerinden olan Palabıyıkyan, sonunda İskeçe'de Pomak Türkleri tarafından öldürülmüş.
Savaşla birlikte gelen açlık, kıtlık ise cabasıdır. Her gün onlarca kişi Kavala sokaklarında açlıktan can vermektedir. Yol üstünde yatan ölülerin ağızlarından akan sarı sular körpe zihninde yer etmiştir; bir asır sonra bile gözünün önünde canlanacak kadar.
Hüseyin Efendi, yarı aç yarı tok yaşadığı günlerden birinde bir aşçı/tatlıcı dükkanının önünde yemekleri imrenerek seyrederken dükkan sahibinin oğlu tarafından fark edilir ve bulaşıkları yıkarsa karnını doyurabileceği söylenir. Evde annesine de yardım ettiği için bulaşıkları güzelce yıkar, işi bitince bulaşık bezlerini de sabunlayıp asar. Ama tatlı tepsilerini yıkamadan önce şerbetlerini sıyırıp midesine indirmiştir, ah açlık. Dükkan sahibi yaptığı işi öylesine beğenir ki karnını doyurduğu gibi artan yemeklerden bir tencere eve götürmesine de müsaade eder.
Eve vardığında annesinin hışmıyla karşılaşır. "Sen ahlâkını mı bozdun, hırsızlık mı yaptın?" diye üzerine hücum etmektedir. Zavallı Hüseyin'in gerçeği anlatmak için gösterdiği bütün çabalar boşa gider. Savaşın feci günlerinde açlıktan ölse bile evladının boğazından bir lokma haram geçmesine razı olmayan hamiyetli kadın, oğlunun kolundan tuttuğu gibi Pirizrenli Yahya Efendi'nin dükkanında alır soluğu. Yahya Efendi durumu izah eder, Nazlı Hanım yatışır. Ve Hüseyin Efendi 15 yaşında bu hadise ile girdiği aşçı dükkanında tam 8 sene çalışır. Sokağın bir köşesinde ağzından sarı sular akarak can vermekten bu sayede kurtulur. Hem kendi karnını doyurur, hem de eve yemek götürür.
Ustası Yahya Efendi aslen Pirizrenli'dir. Dindar bir kişidir. Pirizren'in 36 Sırp köyü tarih içinde Müslüman olmuştur. Goralılar diye bilinen bu mühtedilerden olan Yahya Efendi, Kavala'ya yerleşip oğulları Faik ve Fehmi ile birlikte dükkan açmıştır. Zaten tatlıcılık ve bozacılık Pirizrenliler'e has bir sanat gibidir.
Hüseyin Efendi bu dükkanda karşılaştığı komik bir hadiseyi de naklediyor. Ustasının oğlu, bir akşam un çuvalına farelerin girdiğini görünce hemen çuvalın ağzını bağlar ve tavandaki kirişlere asar. Güya fareleri yakaladığını babasına gösterecektir. Ama kemirgen hayvanlar gece buyunca boş durmamış, çuvalı delip aşağı atlamışlardır. Sabah gelenler dükkanda şu manzara ile karşılaşır; tavanda asılı delik deşik bir un çuvalı, altında, salamurasında fare ölüleri yüzen peynir fıçısı. "Neyse birader" diyor Hüseyin Efendi gülerek, "O kıtlık günlerinde kimsenin fare ölüsüne aldırdığı da yoktu".
Fareler de ayrı bir konu. Savaşın durulduğu günlerde Kavala'ya yardım için gemiler dolusu un gönderilmiştir ama bu sefer başka bir tehlike başgösterir. Uzun müddettir aç olan fareler de unlarla birlikte şehre hücum eder. Sonunda fare başına ödül koyulur, her köşe başında fare avcıları belirir.