Askerliğini tamamlayan Hüseyin Efendi, kâh İstanbul'a gelmekte, kâh Samsun'a gitmekte, nafakasını çıkarmaktadır. 1932 yılında dört arkadaşıyla birlikte geldiği İstanbul'da cebindeki tek para olan 100 kuruşu arkadaşlarıyla paylaşır. Kendisine kalan 25 kuruşla iki gün börek alıp karnını doyurur. 7 ayda 200 lira biriktirip Samsun'da kardeşini evlendirir. Şimdi kardeşinin 25 torunu var. 1944 yılında ise Beşiktaş'a yerleşir. O tarihten beri Beşiktaşlı.
1947'de Tokat Erbaa'da Şevket Ağa'nın yanında tütünde çalışır. Aldığı parayı yani bir yıllık nafakasını, askerde ilaç içtiğinden ciğerleri parçalanmış olan oğlunu tedavi ettirmesi için Şevket Ağa'ya geri verip yola çıkar. Geceyi Gazi Osman Paşa'nın çiftliğinin önünde açıkta geçirir. Gördüğü bir rüya üzerine İstanbul'a geldiğinde Fatih Dersiamlarından Ahıskalı Ali Haydar Efendi ile tanışır. Ali Haydar Efendi'nin 1960'ta vefatına kadar huzurundan ayrılmaz. Gecenin bir vaktinde kalkıp sabah namazı için Beşiktaş'tan Fatih'e yürümektedir. Ali Yekta Efendi, Bekir Haki Efendi, Fuat Efendi, vs. gibi Osmanlı İstanbulunun son ulema nesli diyebileceğimiz şahsiyetleri, Sami Efendi gibi mânâ büyüklerini o derslerde, sohbetlerde tanır.
Hüseyin Efendi, hocasıyla ilgili bir hatırayı da tarihe not düşmek için şöyle anlatıyor: Bulgarların Çatalca'ya kadar geldiği, top seslerinin İstanbul'dan duyulduğu günlerde padişah, düşmanın bertaraf edilmesine manevi vesile olsun diye zamanın ileri gelen şahsiyetlerinden 130 hocayı Karadeniz'den Akdeniz'e kadar yerleştirir. Ali Haydar Efendi de bir dervişle birlikte vazifeli olarak Terkos gölünün bulunduğu yere gönderilir. Sabaha kadar Kur'an-ı Kerim'deki 14 secde âyetini okuyup secdeye yatarlar. Ertesi gün Trabzon'dan gelen, yorgunluktan perişan durumdaki iki bin acemi asker hücuma geçer. Bulgarlar Edirne'ye kadar sürülür, on bin düşman öldürülür.
Yine Ali Haydar Efendi'nin tanıdıklarından Mülazım-ı Evvel Ahmet Efendi isminde bir subay Çanakkale Savaşı'na iştirak etmiştir. Ahmet Efendi'nin kumandasındaki birliğin ertesi gün kullanmak için adam başı 17'şer mermisi vardır ve şehadet ya da esaretten başka yol yoktur. Ahmet Efendi, son gecesini dua ve niyazla geçirir. Sabaha doğru yorgunluktan oturduğu yerde uyuyakalır. Rüyasında karşıki tepelerin üstünden iki pir, Ahmed Rufai Hazretleri ile Abdülkadir-i Geylani Hazretleri kolkola girmişler, askere yardıma gelmektedirler. Gelirken de şöyle söylemektedirler: "İzâ kaale'l abdü Yâ Rab, kaal'allâhü lebbeyk yâ abd / Kul Yâ Rab dediği zaman, Allah der ki, buyur ey kulum".
Ahmet Efendi sabah olur olmaz efradı toplayıp hali hazırdaki durumlarını ve gördüğü rüyayı anlatır. "Evlatlar, ben teslim olmam ama siz ne dersiniz, burada hepimizin akıbeti mevzubahis" diye sorar. Askerlerin cevabı, "İsterseniz o on yedişer mermiyi de vermeyin. Bize süngülerimiz yeter" olur. O gün yapılan vuruşmada Mehmetçikler muazzam bir başarı gösterirler. Savaşın neticesi de zaten zaferdir.
Hüseyin Efendi, Seyit onbaşının tek bir mermiyle sulara gömdüğü o tarihlerin teknoloji harikası 'yarım dünya'yı Çanakkale'nin girişinde sol tarafta yatarken gördüğünü de anlatıyor ve soruyor: "Bir asker tek başına iki yüz elli kiloluk mermiyi nasıl topa sürdü?"
Hüseyin Efendi, hocasının "Cahillerle konuşmaktan sıkılırım, herkesin okumasını isterim" dediğini naklediyor. Bir asra yaklaşan ömrünün son ayında kendisine hitabını da unutamıyor: "Oğlum Hüseyin, bizden sonra ne camilerde layıkıyla namaz kıldıracak imam, ne de kasaplarda şüphe etmeden yiyecek et bulabileceksiniz."