Bilgiye dayanmayan tarikatların insanı düşürdükleri korkunç çukur burasıdır. Böyle tarikatların liderleri bağlılarının sevgilerini hep kendilerine yönlendirmelerini isterler. Bu konuda yaygın bir edebiyat geliştirilmiştir. Şeyhinde beşerüstü bir vasıf hayal ederek onu seven bir müridin artık Peygambere uyması ve Allah'ı tanıması mümkün değildir. Kur'an ifadesi ile;

" Onları Allah'ı sever gibi severler. Oysa müminler en çok Allah'ı severler."

İşte böyle yön değiştirmiş bir sevgi şirktir. Çünkü, bazı alimlerin dediği gibi; İnsanın kalbini tamamen kaplayan ve artık başka bir sevgiye yer bırakmayan iki sevgi vardır: Allah sevgisi, ya da yine kendisi gibi bir insan sevgisi. (İğase II/148). Bunun en açık belirtisi; insanın, Allah'ın farz ve sünnet kıldığı ibadetlerden çok, şeyhinin verdiği görevlere, evrad ve ezkara önem vermesidir. Öyle ki, Bediuzzaman'ın ifadesiyle, bir an önce namazını bitirip, onu aradan çıkarıp(!), virdlerine ve tarikat derslerine geçmek ister. İşte bu, sevgi kaymasının en önemli belirtisidir. Cahil şeyhler bunu, ya anlamadıklarından, ya da kendilerine ubudiyeti arzuladıklarından dolayı teşvik ederler. Sevginin en önemli afeti budur. Bu anlamda sevgi insanı Allah'a götüren bir iksir değil, onu uyuşturan bir afyondur.

Evet sevgi basitten mürekkebe doğru gider. Bebek önce mamasını ve annnesini sever. Bu, fıtri bir sevgidir. Sonra bu sevgi halesi genişler. Babasını, kardeşlerini, çiçeği, yeşilliği, müziği ve duygusal dürtülerle karşı cinsini sever. Bunlar hep kendisini Allah'a götürecek asıl sevginin bir startı ve adeta çakmağın çakılması gibidirler. Allah'ın bir hediyesi olarak da, bilgi ve düşünme ile değil, fıtri duygularla kendiliğinden oluşurlar. Ama insan bunu, o noktadan sonra akıl, yani tefekkür ve bilgi ile yönlendiremezse, tıpkı fitili ateş almayan çakmağın tükenmesi gibi, kendini bitirir, ya da yolunu şaşırıp helaka gider. Mesela sevdiği çiçeğin ve onun gibi daha binlercesinin güzelliklerini ve sevilme özelliklerini nereden aldıklarını düşünür. Sevgiyi kaynağına doğru götürür ve gerçek güzeli bulur ve onu sever. Böylece diğer sevgiler birer vasıta olmuş olmakla görevlerini yapmış olurlar.

Bu noktada Hz. Peygamber'i sevmek de aynıdır. Onun altındaki Allah dostlarını sevmek de. Eğer onları bilgi ile sever ve asıl sevilecek olana götürdükleri için sevilmeleri gerektiğini anlarsa bu sevgi de ibadet olur. Yok eğer bu gaye haline gelirse şirke dönüşür. Bu Yüzden Allah Rasulü (sa)

" Hıristiyanların İsa b. Meryem'i sevme ifadelerinde aşırı gittikleri gibi siz de beni öyle yapmayın. Ben ancak Allah'ın kulu ve Rasulüyüm. Siz de bana Allah'ın Kulu ve Rasulü, deyin" diye buyurmuştur.

Bu konuda sahabenin bazı sevgiyi dengeleyememe tavırları karşısında gelen ikaz edici ayet de ilginçtir.

" De ki ben de sizin gibi bir beşerim ve bana vahyolunuyor ki, sizin ilahınız Bir olan İlahtır. Öyleyse vay müşriklerin haline."

Görüldüğü gibi ifade, bu işin ucunda şirk olabileceğini göstermektedir.
Bir hadiste bizim Allah'ın ahlakıyla ahlaklanmamız istenmiştir. Bunun anlamı; Allah'ın isimlerinin manalarının kulda tecelli etmesinden başkası olamaz. O'nun isimlerinden biri de "Vedûd" dur. Vedûd, seven ve sevilen anlamına gelir. Allah (cc) kendisine O'nun Güzel İsimleriyle dua etmemizi istemiştir Yani O'na "Vedûd" ismiyle de dua edeceğiz ve bununla istediğimiz şey elbette O'nun sevmesi ve sevilmesi olacaktır. Cüneyd bu gerçeği çok güzel ifade etmiştir: "Sevgi ve muhabbet, sevenin kendi sıfatlarını, sevdiğinin sıfatlarıyla değiştirmesidir". İşte sevginin vardığı en son nokta budur ve bu noktaya ulaşan kimse "Allah dostu" olmuş olur.

" Allah onu sever, o da Allah'ı sever, Allah ondan razı olur, o da Allah'tan razı olur."


[ yazdırın ]
[ kaydedin ]
[ başa dön ]
Son Güncelleme
14.12.2003 21:00
     
  [ Site Haritası ] - [ Destek ] - [ Araçlar ] - [ Kullanım Hakları ]
[
Sık kullanılanlarınıza ekleyin ]
- [ Ana sayfanız yapın ]