Soru: Her gün ders okutuyor musunuz?

Emin SARAÇ: Haftada 7 gün dersim var. Bazı günler sabah ve akşam bazı günler de sadece sabahları okuyoruz. Perşembe günleri halk günü herkese açık ders yapıyoruz.

Soru: Hangi dersleri okutuyorsunuz hocam?

Emin SARAÇ: Tefsir, hadis, fıkıh, usul, bu 4 ders bizim ana derslerimiz. Hadiste Meram'dan başlayıp Tâc, Süneni Ebi Davud, Süneni Tirmizi, Sahihi Müslim, İbni Mace, Muvatta'yı Arapça metinlerinden talebelerimle okumak suretiyle bitirdik. Şimdi Nesih'deyiz. Ayrıca 12 ciltlik Buhari'yi kelime kelime 4 meraci ile okumak suretiyle bitirdik. Şifa-yı Şerif'i bitirir tekrar başlarız, şimdi yedinci defa okuyoruz. Tefsirden Celaleyn, Tefsiri İbn Kesir, fıkıhdan Kuduri, İhtiyar, Hidaye, Ahkamül Hadis hep okunmuştur. Allah'a şükürler olsun.

Soru: Sizin ders halkanızdan bir talebeniz "ilim tedrisinden aldığım zevki başka hiç bir şeyden almıyorum" diyordu hocam.

Emin SARAÇ: Elhamdülillah. Allah kabul etsin. Tabiî bu bir aşk işi.

Soru: Geçen ay kaybettiğimiz Abdurrahman Gürses Hocaefendi'yle hukukunuzun olduğunu biliyoruz. Bize ondan bahseder misiniz?

Emin SARAÇ: Abdurrahman Efendiyi 1950'ye kadar Beyazıd Camiinde herkes gibi hayranlıkla dinlerdik. Ara sıra görüştüğümüz olurdu ama aramızda yaş farkı vardı. 1954 yılında oğlu Adnan'ı ilim tahsili için Mısır'a getirdiği zaman samimiyetimiz oluştu. Mısır'da kendisini oranın meşhur huffazı ile görüştürdüm.

Abdurrahman Hocaefendi ile yirmiye yakın kez hacca birlikte gittik. Yol boyunca hoca efendinin hususiyetlerini, meziyetlerini çok yakından tanıma fırsatı buldum. Bir kere gönlü Kur'an-ı Kerim'e ihtiramla dolu bir kişi idi. Bütün gününü Kur'an-ı Kerim ile geçirirdi... Haremi Şerif'deki hal ve hareketleri hep edep üzereydi. Bu konuda çok hassastı... Arafat'dan dönüşlerimiz hep yürüyerek olurdu...

Önceleri Haremi Şerif'te namazdan önce özellikle Mısır'dan gelen hafızlara Kur'an-ı Kerim okutturulurdu. Şimdilerde bu geleneği kaldırdılar. Mustafa İsmail, Huserî, Abdussamet gibi hafızlar umumi mikrofondan bütün huccaca Kur'an ziyafeti verirlerdi. Türkiye'den ileri gelen birkaç kişi hocaefendinin de okuması için Kral'a müracaatta bulunmak istemişler ama o kesinlikle buna müsaade etmeyeceğini ve "biz buraya arzu hal etmeye geldik, arzu endam etmeye gelmedik" diyerek bu yöndeki tüm ısrarları geri çevirmişti.

"Ehlül Kur'an olan kimse Allah'ın has kullarıdır" hadisi şerifi her hatırıma geldiğinde Abdurrahman Efendi gözümün önüne gelir. Çünkü bu hadisi şerif hoca efendinin haline son derece mutabıktır.

Abdurrahman Efendi'nın hacda gösterdiği tevazularından bir diğerine değinmeden geçemeyeceğim. Hocaefendi Hicaz'a gitti mi kendisini tamamen siliyordu. Orada hep sıradan, sade bir kul olmak isterdi. Bir gün meşhur zenginlerden İbrahim Şakir Bey'in ziyafetine davet edilmiştik. Bana "Emin efendi siz davete icabet ediniz ben gelemeyeceğim" dedi. "Hayırdır efendim neden gelemeyeceksiniz" deyince, oraya gidince kendisine haddinden fazla ilgi alâka gösterileceğini bundan da rahatsız olacağını söylemişti.

Yine bir gün dışarıda kalacağını söyledi. "Nereye gideceksiniz efendim?" diye sorunca . "Kendimi biraz hesaba çekeceğim, bu geceyi 'Kadem-i Saadette' geçireceğim" dedi. Nitekim dediğini yaptı ve o geceyi dışarıda geçirdi. Ertesi gün baktım biraz üşütmüş. Ben de kendisine "Hocaefendi keşke bu azîmeti yapmasaydınız da bu rahatsızlığa yakalanmasaydınız" dedim. O da "Hangisinde hayır olduğunu biliyor musunuz?" diye karşılık vermişti.

Hocaefendinin oralardaki hususiyetlerinden bir başkası da Mekke'den Medine'ye gidişlerinde hep taksiyi tercih etmeleriydi. Taksiye binildiği zaman şoförler radyoyu açmak isterler, hocaefendi de "Biraz Kur'an-ı Kerim okuyalım da radyoyu öyle açarsınız" der ve okumaya başlardı. Aşk ile okudukça şoför de memnun kalır "Şeyh ente tekrau cemil, ikra, ikra" (şeyh efendi güzel okuyorsun, devam et) derdi.

Hoca efendi belli etmezdi ama gözü çok yaşlı bir zattı. Medine'de kaldığımız süre boyunca gizli gizli çok yaş dökerdi.

Ne denli ince düşünceli bir yapıya sahip olduğunu vurgulamak için bir başka hususiyetini daha arz etmek isterim. Hocaefendi de bendeniz de hacca vekil olarak giderdik. Hac için kendisine tahsis edilen paraların tamamını "Bu paralar buralarda harcanmak için tahsis edilmiştir" diyerek kullanırdı. Malumunuz hac vazifesi yerine getirildikten sonra umre yapılır. Umre yapacağımız zaman hac için alınan ihramı çıkartır, Harem-i Şerif'in etrafındaki fakirlere verir, ondan sonra "Şimdiki amel kendimiz için" der ve kendi parası ile yeni bir ihram alır, umreyi de onunla yapardı.

Hocaefendi dünyaya rağbet etmeyen çok zahit bir kimse idi. "Her kim Kur'an-ı Kerim ehli olup da kendisini herkesten müstağni saymazsa o kimse Kur'an-ı Kerim'e hürmet etmemiş" olur meâlindeki hadise uygun hareket ederdi. Hiçbir zaman kimseye zengin diye iltifat etmemiştir... Hocaefendi "Kifafı nefs" ile yaşamıştır. Parasının ancak geçinecek kadarını tutar, gerisini hep infakta kullanırdı.

Kendisi anlatırdı: Esad Efendi bizzat hoca efendiye "La talebe velâ redde velâ iddehare" yani "istemek yok, geleni red etmek yok, para yığmak ta yok" diye nasihatte bulunmuş. Hoca efendi de ömrü boyunca bu nasihatı unutmamış ve aynıyla tatbik etmiştir.

Bundan beş-altı sene önceydi. Merhum Musa Topbaş üstadımız âdeti olduğu üzere her Mevlit kandilinde bendenize, bir tanesi fakire diğeri Abdurrahman Efendi'ye ulaştırılmak üzere iki zarf gönderirdi. Ben de bu emaneti hocaefendiye münasip bir ortamda iletirdim. Hocaefendi zarfın içine hiç bakmaz öylece cebine koyardı. Bir keresinde üstadımızdan gelen zarfı baş başa kaldığımız bir zamanda kendilerine takdim ettim. Bu sefer zarfı şöyle bir açıp kapattıktan sonra "Süphanallah... sübhanallah..." diye hayretini dile getirerek "Dün üç aylığımı almıştım. Eczaneye, manava olan borçlarımı ödedim. Fakat bakkala olan borcumu ödeyemedim, param yetişmemişti. Bu yüzden çok daralmıştım. Fakat bugün bu zarf imdadımıza yetişti. İşte bu ehlullahın amelidir, onların halleri böyledir. Allah onlara kullarının sıkıntılarını ilham eder" dedi.

Menemen hadisesini hiç unutamazdı, hemen her fırsatta öfkesine de hakim olamayarak etrafında bulunanlara anlatırdı. O devirlerde o denli sıkıntı çekmiş ki "otuz sene hüküm verseler bana müjde gelecekti" derdi. Fakat bir sene hüküm vermişlerdi.

Bu bir senelik mahkumiyetinin bir kısmını Manisa'da bir kısmını da Adapazarı'nda çekmiştir. Manisa'daki hapishane arkadaşlarından birisi de Şerafettin Efendi idi. Kendisi Nakşi olup Yalova eşrafından bir zatmış. O da Menemen hadisesi yüzünden içeri alınan yüzlerce din adamından birisiydi. Malumunuz Menemen hadisesi sonrası tüm ülke genelinde yapılan tutuklamalar neticesinde 500 tane hocaefendi hapse atılmıştı. Bunlardan 32 kişi idam edilmiştir. Hatta idam edilenler arasında baba-oğul da bulunuyordu. Tutukluluk süresince ayrı ayrı tutulan baba-oğuldan, oğul idam edileceği zaman yürümekten âciz yaşlı baba sürüklene sürüklene götürülmüş ve oğlunun idam edilişi seyrettirilmiştir. Abdurrahman Efendi bu hadiseyi sürekli anlatırdı... Esad Efendi'yi çok hürmetle anardı. "şeyhim, efendim" gibi içten ifadelerle muhabbetini sıklıkla izhar ederdi. Şu beyti sürekli söylerdi;

Ne yerden kârbâr-ı gam göçer olsa konar bende
Belâ râhında şimdi bir muayyen menzil oldum ben

Arkasından da "ben eslafın yetimiyim, yetimiyim" derdi... Abdurrahman Efendi gibi ilim irfan sahibi insanlar gerçekten kolay yetişmiyor. Onların nasıl yetiştiklerini anlatmakta insan zorluk çekiyor. Başta da söylediğim gibi hocaefendi gönlü kırık yaşamıştır...Kur'an-ı Kerim'e hizmet babında yetiştirdiği talebeleri de şahittir, son nefesine kadar hizmete gayret etmiştir.

Musa Efendi'nin kolaylıkla mı oraya çıktığını zannediyorsunuz? "Zenginlik insana bir tuğyan sebebidir" buyuruyor yüce Mevlâmız. Gerçekten de zenginlik imtihanı fakirlik imtihanından zordur. Musa Efendi o zenginlik içinde yükselmeyi başarabilmiştir. Ben Musa Efendi'nin vaktiyle Sami Efendiye nasıl hizmet ettiğini biliyorum. O derece dikkat, tevazu, mahviyet.. Gerek buradaki ve gerekse hac mevsimindeki hizmetleri anlatmak mümkün değil. İçinde bulunduğu zenginliğe rağmen Sami Efendi'nin misafirlerine son derece büyük hizmetkârlık yapardı. Bizzat kendi elleriyle ikramlarda bulunurdu. Bu hizmetlerinin hepsi onun o kemale erişmesine neden olmuştur. Bu yüzden ehli iman ve ehli irfan olarak ahirete göçmüştür. Bu makamlara ulaşmak kolay olmuyor. Maddeten ve manen büyük fedakârlıklar gerekiyor.


[ yazdırın ]
[ kaydedin ]
[ başa dön ]
Son Güncelleme
14.12.2003 21:00
     
  [ Site Haritası ] - [ Destek ] - [ Araçlar ] - [ Kullanım Hakları ]
[
Sık kullanılanlarınıza ekleyin ]
- [ Ana sayfanız yapın ]