Her gün ders okutuyor
musunuz?
Haftada
7 gün dersim var. Bazı günler sabah ve akşam bazı
günler de sadece sabahları okuyoruz. Perşembe günleri
halk günü herkese açık ders yapıyoruz.
Hangi dersleri okutuyorsunuz hocam?
Tefsir,
hadis, fıkıh, usul, bu 4 ders bizim ana derslerimiz.
Hadiste Meram'dan başlayıp Tâc, Süneni Ebi Davud,
Süneni Tirmizi, Sahihi Müslim, İbni Mace, Muvatta'yı
Arapça metinlerinden talebelerimle okumak suretiyle
bitirdik. Şimdi Nesih'deyiz. Ayrıca 12 ciltlik Buhari'yi
kelime kelime 4 meraci ile okumak suretiyle bitirdik.
Şifa-yı Şerif'i bitirir tekrar başlarız, şimdi yedinci
defa okuyoruz. Tefsirden Celaleyn, Tefsiri İbn Kesir,
fıkıhdan Kuduri, İhtiyar, Hidaye, Ahkamül Hadis hep
okunmuştur. Allah'a şükürler olsun.
Sizin
ders halkanızdan bir talebeniz "ilim tedrisinden aldığım
zevki başka hiç bir şeyden almıyorum" diyordu hocam.
Elhamdülillah.
Allah kabul etsin. Tabiî bu bir aşk işi.
Geçen
ay kaybettiğimiz Abdurrahman Gürses Hocaefendi'yle
hukukunuzun olduğunu biliyoruz. Bize ondan bahseder
misiniz?
Abdurrahman
Efendiyi 1950'ye kadar Beyazıd Camiinde herkes gibi
hayranlıkla dinlerdik. Ara sıra görüştüğümüz olurdu
ama aramızda yaş farkı vardı. 1954 yılında oğlu Adnan'ı
ilim tahsili için Mısır'a getirdiği zaman samimiyetimiz
oluştu. Mısır'da kendisini oranın meşhur huffazı ile
görüştürdüm.
Abdurrahman Hocaefendi ile yirmiye yakın kez hacca
birlikte gittik. Yol boyunca hoca efendinin hususiyetlerini,
meziyetlerini çok yakından tanıma fırsatı buldum.
Bir kere gönlü Kur'an-ı Kerim'e ihtiramla dolu bir
kişi idi. Bütün gününü Kur'an-ı Kerim ile geçirirdi...
Haremi Şerif'deki hal ve hareketleri hep edep üzereydi.
Bu konuda çok hassastı... Arafat'dan dönüşlerimiz
hep yürüyerek olurdu...
Önceleri Haremi Şerif'te namazdan önce özellikle
Mısır'dan gelen hafızlara Kur'an-ı Kerim okutturulurdu.
Şimdilerde bu geleneği kaldırdılar. Mustafa İsmail,
Huserî, Abdussamet gibi hafızlar umumi mikrofondan
bütün huccaca Kur'an ziyafeti verirlerdi. Türkiye'den
ileri gelen birkaç kişi hocaefendinin de okuması için
Kral'a müracaatta bulunmak istemişler ama o kesinlikle
buna müsaade etmeyeceğini ve "biz buraya arzu hal
etmeye geldik, arzu endam etmeye gelmedik" diyerek
bu yöndeki tüm ısrarları geri çevirmişti.
"Ehlül Kur'an olan kimse Allah'ın has kullarıdır"
hadisi şerifi her hatırıma geldiğinde Abdurrahman
Efendi gözümün önüne gelir. Çünkü bu hadisi şerif
hoca efendinin haline son derece mutabıktır.
Abdurrahman Efendi'nın hacda gösterdiği tevazularından
bir diğerine değinmeden geçemeyeceğim. Hocaefendi
Hicaz'a gitti mi kendisini tamamen siliyordu. Orada
hep sıradan, sade bir kul olmak isterdi. Bir gün meşhur
zenginlerden İbrahim Şakir Bey'in ziyafetine davet
edilmiştik. Bana "Emin efendi siz davete icabet ediniz
ben gelemeyeceğim" dedi. "Hayırdır efendim neden gelemeyeceksiniz"
deyince, oraya gidince kendisine haddinden fazla ilgi
alâka gösterileceğini bundan da rahatsız olacağını
söylemişti.
Yine bir gün dışarıda kalacağını söyledi. "Nereye
gideceksiniz efendim?" diye sorunca . "Kendimi biraz
hesaba çekeceğim, bu geceyi 'Kadem-i Saadette' geçireceğim"
dedi. Nitekim dediğini yaptı ve o geceyi dışarıda
geçirdi. Ertesi gün baktım biraz üşütmüş. Ben de kendisine
"Hocaefendi keşke bu azîmeti yapmasaydınız da bu rahatsızlığa
yakalanmasaydınız" dedim. O da "Hangisinde hayır olduğunu
biliyor musunuz?" diye karşılık vermişti.
Hocaefendinin oralardaki hususiyetlerinden bir başkası
da Mekke'den Medine'ye gidişlerinde hep taksiyi tercih
etmeleriydi. Taksiye binildiği zaman şoförler radyoyu
açmak isterler, hocaefendi de "Biraz Kur'an-ı Kerim
okuyalım da radyoyu öyle açarsınız" der ve okumaya
başlardı. Aşk ile okudukça şoför de memnun kalır "Şeyh
ente tekrau cemil, ikra, ikra" (şeyh efendi güzel
okuyorsun, devam et) derdi.
Hoca efendi belli etmezdi ama gözü çok yaşlı bir
zattı. Medine'de kaldığımız süre boyunca gizli gizli
çok yaş dökerdi.
Ne denli ince düşünceli bir yapıya sahip olduğunu
vurgulamak için bir başka hususiyetini daha arz etmek
isterim. Hocaefendi de bendeniz de hacca vekil olarak
giderdik. Hac için kendisine tahsis edilen paraların
tamamını "Bu paralar buralarda harcanmak için tahsis
edilmiştir" diyerek kullanırdı. Malumunuz hac vazifesi
yerine getirildikten sonra umre yapılır. Umre yapacağımız
zaman hac için alınan ihramı çıkartır, Harem-i Şerif'in
etrafındaki fakirlere verir, ondan sonra "Şimdiki
amel kendimiz için" der ve kendi parası ile yeni bir
ihram alır, umreyi de onunla yapardı.
Hocaefendi dünyaya rağbet etmeyen çok zahit bir kimse
idi. "Her kim Kur'an-ı Kerim ehli olup da kendisini
herkesten müstağni saymazsa o kimse Kur'an-ı Kerim'e
hürmet etmemiş" olur meâlindeki hadise uygun hareket
ederdi. Hiçbir zaman kimseye zengin diye iltifat etmemiştir...
Hocaefendi "Kifafı nefs" ile yaşamıştır. Parasının
ancak geçinecek kadarını tutar, gerisini hep infakta
kullanırdı.
Kendisi anlatırdı: Esad Efendi bizzat hoca efendiye
"La talebe velâ redde velâ iddehare" yani "istemek
yok, geleni red etmek yok, para yığmak ta yok" diye
nasihatte bulunmuş. Hoca efendi de ömrü boyunca bu
nasihatı unutmamış ve aynıyla tatbik etmiştir.
Bundan beş-altı sene önceydi. Merhum Musa Topbaş
üstadımız âdeti olduğu üzere her Mevlit kandilinde
bendenize, bir tanesi fakire diğeri Abdurrahman Efendi'ye
ulaştırılmak üzere iki zarf gönderirdi. Ben de bu
emaneti hocaefendiye münasip bir ortamda iletirdim.
Hocaefendi zarfın içine hiç bakmaz öylece cebine koyardı.
Bir keresinde üstadımızdan gelen zarfı baş başa kaldığımız
bir zamanda kendilerine takdim ettim. Bu sefer zarfı
şöyle bir açıp kapattıktan sonra "Süphanallah... sübhanallah..."
diye hayretini dile getirerek "Dün üç aylığımı almıştım.
Eczaneye, manava olan borçlarımı ödedim. Fakat bakkala
olan borcumu ödeyemedim, param yetişmemişti. Bu yüzden
çok daralmıştım. Fakat bugün bu zarf imdadımıza yetişti.
İşte bu ehlullahın amelidir, onların halleri böyledir.
Allah onlara kullarının sıkıntılarını ilham eder"
dedi.
Menemen hadisesini hiç unutamazdı, hemen her fırsatta
öfkesine de hakim olamayarak etrafında bulunanlara
anlatırdı. O devirlerde o denli sıkıntı çekmiş ki
"otuz sene hüküm verseler bana müjde gelecekti" derdi.
Fakat bir sene hüküm vermişlerdi.
Bu bir senelik mahkumiyetinin bir kısmını Manisa'da
bir kısmını da Adapazarı'nda çekmiştir. Manisa'daki
hapishane arkadaşlarından birisi de Şerafettin Efendi
idi. Kendisi Nakşi olup Yalova eşrafından bir zatmış.
O da Menemen hadisesi yüzünden içeri alınan yüzlerce
din adamından birisiydi. Malumunuz Menemen hadisesi
sonrası tüm ülke genelinde yapılan tutuklamalar neticesinde
500 tane hocaefendi hapse atılmıştı. Bunlardan 32
kişi idam edilmiştir. Hatta idam edilenler arasında
baba-oğul da bulunuyordu. Tutukluluk süresince ayrı
ayrı tutulan baba-oğuldan, oğul idam edileceği zaman
yürümekten âciz yaşlı baba sürüklene sürüklene götürülmüş
ve oğlunun idam edilişi seyrettirilmiştir. Abdurrahman
Efendi bu hadiseyi sürekli anlatırdı... Esad Efendi'yi
çok hürmetle anardı. "şeyhim, efendim" gibi içten
ifadelerle muhabbetini sıklıkla izhar ederdi. Şu beyti
sürekli söylerdi;