Mısır'da sizin yetişmenize
katkısı olan hoca efendilerden bahsetseniz.
Zahidü'l-Kevseri
hocamızın izniyle cuma günleri gider kendisinden ders
okurdum. Vefatından 20 gün evvel bana icazet verdi
ki benim için Ezher diplomasından daha kıymetlidir.
Çünkü Zahidü'l-Kevseri Fatih silsileyi ilmiyyesine
müntesiptir. Düzceli'dir ve Fatih dersiâmlarındandır.
Mustafa Sabri Efendi'nin meclislerinden de ilimlerinden
de istifade ettik.
Mısır'da 9 sene kaldık. Yaşadığımız bir "İlim hicreti"
idi. Bu müddet zarfında İstanbul'a hiç gelmedik. Çünkü
gelseydik dönemeyecektik.
Şeriat Fakültesine başladığım 1954 yılında Mısır'a
gittikten 4 yıl sonra İstanbul'dan bir mektup aldım.
Ali Haydar Efendi'nin huzurunda ittifak ile Yekta
Efendi'nin kerimesini bize Ali Haydar Efendinin torununu
da biraderim Osman'a uygun görmüşler. Şahsen bu mektuba
üzüldüm, çünkü ilmi yönden önümde daha kat edeceğim
uzun bir mesafe vardı. Niye önümüze bunu çıkarttılar
diye bir müddet cevap bile veremedim.
Orada
geçiminizi nasıl temin ediyordunuz efendim?
İlk
gittiğimiz zaman oradaki Türk vakıflarının tahsis
ettiği burslar ile ihtiyacımızı karşılıyorduk. Ecdadımızın
hayır eli orada da imdadımıza yetişmişti. Sonra General
Abdünnasır bütün vakıfları kaldırdı, bizlere çok cüzî
burslar bağladı ama onunla da geçinme imkânı yoktu.
Mısır'a ailemizden para gelmesi de çok uzun zaman
alıyordu. Bir hayli sıkıntılar çekildi. Oradaki unutmadığım
tatlı hatıralarımızdan birisi de; yokluk sebebiyle
sık sık oruç tutmak mecburiyetinde kalışımızdır. Ama
hamdü senalar olsun ki bir defa bile tahsilimi yarıda
bırakmayı düşünmedim. Allah Teâlâ bir azimet lutfetti.
İstanbul'a geldikten bir müddet sonra düğünümüz oldu.
Düğünümüzde çok muhterem zevât mevcuttu. Ömer Nasuhi
Bilmen Efendi, Hulefai Esadiyye'den Sarıyerli Hacı
Nuri ve Muhyiddin Efendiler, Topbaş ailesi varlardı.
Şu anda Fatih meydanındaki Fatih heykelinin olduğu
yerde kayınpederimin büyük bir evi vardı. Düğün oranın
bahçesinde yapılmıştı.
Ali Yekta Efendiyi Mısır'a gitmeden önce tanır mıydınız?
Daima
Ali Haydar Efendiye geldiği için tanırdım. Ali Haydar
Efendi Yekta Efendi'ye "sağ gözüm" derdi. Kayınpederim
Ali Yekta Efendi İstanbul müftü muaviniydi. Esad Erbili
Hazretlerinin icazetli hülefasındandı. Bizim bundan
haberimiz olmadığı gibi zevcesinin de haberi yoktu.
Bir gün kitaplarını karıştırırken bu icazetini gördüm,
kendisine sordum, bana: "O vazifenin sahibi Sami Efendi'dir,
icazet o kitabın içinde öylece kalsın" dedi.
Türkiye'ye döndükten 6 gün sonra İsmail Ağa Camii'ndeki
Cuma namazının akabinde Ali Rıza Sağman yanıma geldi
ve yandaki şahsa "İşte aradığın genç budur, Ezher
mezunudur" diyerek bizi anlattı. Meğer İmam Hatip
Mektebi'nin bânîsi meşhur Celal Hocası imiş, etrafına
"Ben artık Medine'ye gitmek istiyorum, yerime birisini
bulun" diyormuş. Bana "Yarın İmam Hatip Mektebine
gelebilir misin?" dediler. O zaman Cumartesi günleri
de tedrisat vardı. Gidince Celal Hoca kendisine Hasan
el Benna'nın damadı Said Ramazan Bey'den gelmiş bir
mektup çıkardı ve okumamı istedi. Okuduk, sohbet edip
ayrıldık. Ertesi gün Celal Hoca'nın sınıflarını bize
verdiler. Bu gönlüme büyük bir teselli oldu. 60 ihtilaline
kadar 3 yıl muallimlik yaptık. Askerliği ikmal ettikten
sonra bizi Ankara Evkaf Müdürlüğü'nde bir imtihana
tabi tuttular. Arapça ve Osmanlıca'yı rahat okuyacak
kimseye ihtiyaçları varmış, herhalde nerede ne var
tespit edip daha çabuk yok etmek için. Birkaç saat
içerisinde Evkaf Müdürlüğüne tayinimizi çıkarttılar.
Fakat ben burada çalışmaktan müteessir olmaya başladım.
O kadar ağırıma gidiyordu ki ağlıyordum. Babam bizi
karanlık gecelerde Kur'an-ı Kerim okuttu, şu kadar
senedir gurbetlerde tahsil yaptım ki hepsi dine hizmet
etmem içindi. Şimdi bu mahzenlerde haramilere malzeme
hazırlamak için mi çalışacağım şeklinde düşüncelerle
muzdarib oluyordum.
Hacı Bayram Camii'nde bir öğle namazında Mehmet Akif
Aydın Bey'in babası hemşehrimiz Bedreddin beylerle
karşılaştık. Bana "Biz hacca gidiyoruz hadi seni de
götürelim" dediler. Birden kararımı verdim hacca gidecektim,
işimi de bırakacaktım. Muameleleri başlattık. Diyanetteki
arkadaşlar bana "Biz Müşavere Kurulunda 500 lira maaşla
çalışıyoruz sen 900 lira alıyorsun" tarzındaki sözlerle
beni vazgeçirmeye çalışıyorlardı. Bu minval üzere
belki bir saat mücadele ettik. Sonunda içlerinden
söze karışmayan birisi dedi ki "Arkadaşlar hac kapısı
bir tanedir rızk kapısı bin tanedir, kardeşimiz gönlünü
hacca hazırlamış, bırakınız" Bu söz bana o kadar tatlı
geldi ki, Evkaf'taki işi öylece bırakıp yola çıktık.
Yol boyunca, Medine-i Münevvere'de, Mekke-i Mükerreme'de,
Arafat'ta hep dilimde şu dua vardı; "Ya Rabbi, hükümet
tasallutundan uzak ulûmu şer'iyyeye hizmet etmek kapısını
bana fetheyle" Elhamdülillah o hac başka bir hac oldu.
Döndükten hemen sonra İlim Yayma Cemiyeti'nin Yüksek
İslâm Enstitüsü talebeleri için ilk defa açtıkları
yaz kursunda Ahmed Davudoğlu Hocayla birlikte tedrise
başladık. Sonra İlim Yayma Cemiyeti'nde İsmail Niyazi
Bey (Numan Kurtulmuş'un babası) bana bu tedrisi devamlı
yapmamı teklif etti. Ve o günden bugüne kadar hayatım
ilim tedrisi ile geçti elhamdülillah. Allah Teâlâ
o yönden kapımızı açtı. Fatih medreseleri ulumu diniyye
merkeziydi. Fatih'e kadar dayanan köklü bir geleneği
vardı. Biz o derin alimlerin güzel insanların sonuncularına
yetişebildik. Şimdi o hocalarımın vazifelerini uhdeme
tayin edilmiş birisi olarak görüyorum. Yalnız başına
olsam da ilim halkasını kurup tedrise devam ediyorum.