Müslümanlarla hıristiyanlar
arasındaki münasebetler, asırlar boyunca dini, siyasi
ve ticari alanlarda süregelmiştir. Bu süreç daha Hz.
Peygamber'in hayatında müslümanların hıristiyan cemaatlerle
karşılaşmasıyla başlamış, Hz. Peygamber'in vefatından
sonra ise, fetihler yoluyla İslam topraklarının sınırlarının
genişlemesi sebebiyle irili ufaklı bir çok hıristiyan
topluluklarıyla gerek İslam devletinin teb'ası olmaları
dolayısıyla ve gerekse daha sonraki dönemlerde devletler
arası münasebetler şeklinde devam etmiştir. İlk devirlerde
müslümanlarla hıristiyanlar arasında ilişkiler oldukça
sıcak götürülmüştür. Müslümanların yaptığı fetihler
sonunda hıristiyanlar teb'a olmayı kabul etmiş, direnerek
kan dökülmesine sebep olmamışlardır. Emeviler ve Abbasiler
döneminde de aynı durum devam etmiştir. Ancak daha
sonra özellikle Bizans kaynaklı olarak müslümanlara
karşı apolojetik (savunmacılık)
ve polemik dönemi başlatılmıştır. Apolojetik
dönemde daha çok müslümanlar tarafından hıristiyanlığın
bazı yönlerine yapılan eleştirileri cevaplandırma
konusuna ağırlık vermelerine rağmen, daha sonra sadece
bununla kalmayıp polemik yapmaya başlamışlardır. Polemikçiler
insanların İslam'a olan temayülünü yoketmek için doğrudan
doğruya Kur'an-ı Kerim'e, Hz. Peygamber'e ve İslam'ın
temel prensiplerine hakarete varan ifadelerle saldırmaya
başlamışlardır. Müslümanların kendi doktrinlerini
kılıç yoluyla geliştirdiğini ve hıristiyanların, müslümanların
hakimiyeti altında iken özgürlüklerinin kısıtlandığı
iddialarını, Batılıların her zamanki peşin fikirli
üslupları içerisinde değerlendirdikleri müşahede edilmiştir.
Bu manada Bizanslı ve Suriyeli bir çok polemikçiler
ortaya çıkmıştır. Bunlar müslüman alimlerle yüz yüze
tartışma ortamına girmeden, genelde yazarak ve müslümanların
olmadığı topluluklarda konuşarak polemik yapmayı tercih
etmişlerdir.
İslam devleti içerisinde
teb'a olarak yaşamakta olan Suriyeli hıristiyanlar,
tartışma ve ihtilaflar noktasında fazla aşırıya gitmeden
kendilerini sınırlamasını bilmi¸ler, ancak Bizanslı
polemikçiler, bunun aksine sözlü ve eyleme yönelik
saldırıları aşırı bir şekilde artırarak, anti-müslüman
bir polemik ortamı meydana getirmişlerdir. Ayrıca
VIII. ve IX. yüzyıllar arasında İspanya'daki mozarab
manastırlarında İslam'a karşı bir mukavemet hareketi
organize edilmiştir. Ancak X. yüzyılın sonlarında
başlayarak dört yüz yıl devam eden Haçlı seferleri,
müslümanlarla hıristiyanlar arasında o tarihe kadar
çeşitli boyutlarda tartışmalar halinde devam eden
soğuk savaşı bir anda sıcak savaşa dönüştürmüş ve
artık din adına kan dökülme safhası devreye girmiştir.
Esasında tarihin sayfalarına kara bir leke olarak
geçen Haçlı Seferlerini Batılılar, kutsal topraklarda
yaşayan hıristiyanların zor zamanlarında Batı'nın
yardımlarına koşması ve düşmanlarına karşı mücadele
etmesi şeklinde yorumlamaktadırlar. Haçlı seferleri
fikri ilk olarak İspanya'da ortaya çıkar, neredeyse
bütün İslam dünyasına yayılır ve yine müslümanların
İspanya'dan çıkarılması ile son bulur. Kutsal Toprağı
(La Terre Sainte) kurtarmak
için 1096'dan 1291'e kadar hac orduları şekli altında
organize edilmiş sekiz haçlı seferi gerçekleştirilir.
Bu arada Kilise de devamlı bir şekilde Haçlı Seferleri'nin
kudsiyetini anlatmayı kendisine vazife edinir. Çok
geçmeden politik ihtiraslar ve ekonomik gayeler dini
düşünceye egemen olur.
Haçlı seferlerinin sona
ermesinden kısa bir müddet önce Batı'da İslam dünyası
ile bir barış görüşmesi noktasında dini bir hareket
teşekkül eder ve Pierre le Venerable'ın (1092-1156)
bu konuda faaliyete geçmesiyle hareket somut bir veche
kazanır. Pierre le Venerable İslam-hıristiyan yakınlaşmasının
öncülüğünü yapar ve kendisinden sonra öğrencileri
Aziz François ve Aziz Dominique onun yolunu devam
ettirir. Raymond Lulle'ün (1233-1316)
gayreti ile müsbet manada bir Ortaçağ İslam-Hıristiyan
yakınlaşması gelişir. Onun mistik yazıları Rabiatü'l-Adeviyye'den
(713-801) itibaren İslam'daki
tasavvuf hareketini ele alır. Hallac (858-922),
Gazali (1058-1111) ve
İbn Arabi (1115-1241)
gibi büyük mutasavvıf ve kelamcıların hayatlarını
ve fikirlerini inceleyerek İslam tasavvufu ile hıristiyan
mistisizmi arasında bağ kurmaya çalışır. Sonra diğer
yazarlar benzer faaliyetlerde bulunur.
Hıristiyanlar ile müslümanlar
arasındaki yakınlaşma artık bir arada yaşamaya dönüşür.
Bu safhada Oryantalizm ortaya çıkar ve bu hareket
İslam'ın ve İslam Dünyası'nın daha yakından tanınmasını
sağlar. Hatta İslam'ı müdafaa edip, hayranlık duyduğunu
ifade eden cereyanların oluşmasına yardımcı olur.
Bu gelişme onsekizinci yüzyıla aittir. Ondokuzuncu
yüzyılda tam tersine İslam Dünyası'nda Batı hayranlığı'nın
başlaması, Batılıların emperyalizm duygularının uyanmasına
vesile olur ve bu duygu yirminci yüzyılda hıristiyanların,
müslümanları hıristiyanlaştırmak için "Misyonerlik
Faaliyetleri"ne hız vermesi ve ardından "Misyonerlik
Faaliyetleri"nin değişik bir metodu olarak "Diyalog
Çalışmaları" şeklinde devam etmektedir.
Müslüman-Hıristiyan
münasebetlerinin tarihi akışına baktığımızda sonuç
olarak şunu söyleyebiliriz: İster yakınlaşma amacıyla
olsun, isterse diyalog gayesini gütsün, müslümanların
ve hıristiyanların birbirleriyle karşılaşmasında,
bir taraf diğer tarafa kendi inancını anlatmak, en
azından tanıtmak için azami gayret göstermektedir.
Zira her iki dinin özünde de kendi inancını başkalarına
tebliğ etme ruhu yatmaktadır. Hangi taraf yakınlaşmayı
başlatırsa, olay onun lehinde ve arzusu istikametinde
gelişmektedir. Bu yüzden, diyaloğa çağırılan taraf
her zaman tedirgin vaziyette kalır ve çağıranın niyetini
anlamaya çalışır. Tarihte olduğu gibi, günümüzde de
aynı durum söz konusudur.