5. İslam Dünyası'nda Batı Hayranlığının, Batı'da ise İslam Dünyasına Karşı Emperyalizm Sürecinin Başlaması
Ondokuzuncu asrın ortalarından itibaren, Avrupa'nın Doğu hakkındaki görüşünü belirleyen olay emperyalizmdir. Avrupa'nın iktisadi, teknik, askeri, siyasi ve kültürel üstünlüğü gittikçe ezici bir mahiyet alır. Doğu ise azgelişmişliğini sürdürmektedir. İran ve Osmanlı İmparatorluğu bir gün işe yarar ümidiyle Avrupa'nın himayesi altına girmişlerdir. Doğrudan doğruya sömürge olan bölgeler ise, Orta Asya'da Rusların, Mağrip'te ve Osmanlı İmparatorlu'ğunda İngiliz, Fransız ve İtalyanların eline geçmiştir. Bu durum, zaten mevcut olan Avrupa-merkezciliği daha da güçlendirir, ayrıca etrafını küçümser bir davranış içine girmesini de kolaylaştırır. Oysa, onsekizinci asırda şuuraltı olan Avrupa-merkezcilik, o çağın evrenselci ideolojisi tarafından yönlendirilmekteydi: Avrupa dışındaki medeniyet ve kavimleri saygıyla karşılıyor, onların tarihi gelişmesinde yahut o günkü yapılarında evrensel insanlığa ait özellikleri ortaya çıkarıyordu. Avrupa kültürünün temelleriyle Doğu kültürünün temelleri aynıydı, farklı özellikler varsa da bunlar çok sathi bir düzeydeydi. Ondokuzuncu asrın şuurlu ve nazarileşen Avrupa-merkezciliği, onsekizinci asrınkiyle taban tabana zıt bir yanlışa düşer: Doğu ile Batı arasında giderilmesine imkan olmayan başkalıklar vardır. Evrensel özellikler gözardı edilir yahut küçümsenir. O kadar ki, mümkün olan tek evrensellik vardır, o da Avrupa modelini bütün yönleriyle benimsemektir. Bu benimseyiş zorunludur, denir; hemen arkasından da, zorunludur ancak Avrupa dışı kavimler için mümkün değildir; çünkü, onları Avrupalılardan ayıran çok belirgin özellikleri vardır. Öyle olunca da Avrupa modelini benimseme ihtimalleri belirsiz bir geleceğe bırakılır, şimdilik yozlaşmış egzotik kültürleriyle siyasi hakimiyetimiz altında kalsınlar, denir. Doğulular da bu teşhisi haklı çıkarır gibidirler. Bazıları Avrupa modelini en sudan yönleriyle benimser. Bazıları bu modele tamamen karşı çıkıp kültürlerinin en köhne değerlerine takılıp kalır. Bu kültür içten içe gelişmekte de olsa onları ilgilendirmez. Avrupa'nın hakimiyetine karşı yığınların şiddetli tepkisi, İslam fanatizminin belirtisi diye vasıflandırılır ve küçümsenir. Bilginler uzmanca çalışmalarını klasik çağlar ve bu çağların kültürüne en bağlı unsurlar üzerinde yoğunlaştırır ve bu alanda derinleşir, eser üzerine eser yazarlar, klasik çağın bütün etkinliklerini zamanımıza aktararak çok kere bilerek veya bilmeyerek böyle bir görüşü ilimleriyle desteklemiş olurlar.(84)

İslam dünyasının artık kendinden utanma süreci başlar. Bu da hıristiyan misyonerlerine cesaret verir, onlara faaliyet imkanı hazırlar, saldırıya geçmeye çabalarlar ve dini gayretleri şahlanır. Zamanlarının ilmi de, normal beşeri eğilimler de onlarla beraberdir. Avrupa milletinin başarısının Hıristiyanlık'tan ileri geldiğini, İslam dünyasının felaketlerinin sebebinin ise İslam Dini olduğunu yaymaya çalışırlar. Onlara göre Hıristiyanlık mahiyeti icabı gelişmeye elverişli, İslam ise gerilemeye ve durgunluğa mahkumdur. İslam'a karşı saldırı elden geldiği kadar sertleşir, Ortaçağ'da ileri sürülen iddialar tekrar ele alınır, çağdaşlaştırma gibi bahaneler de bu iddiaları süsler. Böylece ikide bir İslam'ın şeytandan esinlendiğini iddia eden birtakım ayrıntılar sergilenir. Mesela, Fransız Katoliklerine göre terakkiye karşı bir cephe açılmıştır: Bir yanda kilisenin temsil ettiği hakikat vardır; öbür yanda Müslümanlarla el ele vermiş Protestanlar, İngilizler, Fran-masonlar ve yahudiler hepsi de şeytanın askerleridir. Bilhassa İslami tarikatler medeniyete karşı barbarca kin besleyen tehlikeli birer teşkilat olarak görülmektedir.(85) Ne kadar garip ve ne kadar manalıdır ki kilise aleyhtarlarının vardığı hükümler de kiliseninkilerden pek farklı değildir. Oysa bunlar hellenizmi, düşünce hürriyetine dayanan medeniyeti, akla ve güzelliğe perestişi göklere çıkaran birer Voltairci idiler. Vedalar'da ifadesini bulan Asya ruhunu benimserler. Bu ruh Avrupa üstünlüğünün kaynağıdır. Karşısında sami ruh vardır: İnsaf nedir bilmeyen bir katılık amili olan sami ruhun insanlığa armağanı skolastik doğmatizm, kör bir taassup, tembel bir kadercilik, plastik sanatlardan nefrettir. Yahudiliğin, Hıristiyanlığın ve İslamiyetin ne kadar kötü yanı varsa, hepsi de bu kafanın eseridir. Aynı dönemde Panislamizm (İslam Birliği Akımı), sarı tehlike gibi sık sık ortaya çıkartılan bir korkuluktur. Muzaffer Avrupa'nın gözünde kendi hakimiyetine karşı koymaya çalışan her kıpırdanış bozguncu bir faaliyet olarak değerlendirilir. İdeolojilerin tarihinde sık sık rastladığımız değişmez bir mekanizmaya burada da rastlarız. Avrupa bütün bu faaliyetlerin tek elden yönetildiğini vehmeder. Bu karanlık emeller en ince noktalarına kadar programlanmıştır. Haince, gaddarca, makyevelce bir takım metotlar kullanılmaktadır. Emperyalizm aleyhinde her tepki, yüzde yüz mahalli sebeplerden de olsa, Panislamizm'e yükletilmektedir.(86) Panislamizm kelimesi bile bir tahakküm teşebbüsü, saldırgan bir ideoloji, dünya ölçüsünde bir kötü niyet belirtir. Böyle bir görüş, Avrupalı yığınların bilincine basın, halk edebiyatı veya çocuk kitaplarıyla yerleşir. Yerleşmekle kalmaz, bilginleri de etkiler. Hele bu bilginler hükümetlerinin sömürge siyasetini yönetenlere öğütler vermeye kalkışınca durum daha da kötüleşir. Çağdaş incelemelerle en çok ilgilenen Hollandalı Snouck Hurgronje (1857-1936) veya Alman C.H. Becker (1876-1933) gibi bilginler Panislamizm hayaletinden bir türlü kurtulamazlar. Küçük nüanslarla inceledikleri Panislamizm onlara göre geriye dönük bir tepkidir.(87) Sokaktaki adamın kolayca inandığı bütün masallara inanmazlar, ancak yine de geniş ölçüde birbiriyle uyuşmayan ve hemen hemen hiç bir teşkilata bağlanmayan eğilimlerde bir uyuşma ve teşkilat görmekten de vazgeçmezler. Bilgileri geniş olmasına geniştir, ne var ki bu bilgi yüzünden mazideki teokratik düzene dönmek gibi bir tehlike olduğunu ileri sürerler. Kısaca XIX. yüzyılda Batı'lı bilginler ortaçağdakini hatırlatan bir görüşe kapılırlar.(88)

6. Misyonerlik Faaliyetlerinin Hız Kazanması
Ondokuzuncu yüzyılın sonlarına kadar devam eden emperyalizm süreci, yirminci yüzyılda misyonerlik faaliyetlerine hız verme şekline dönüşür. İngiltere'de 1646'da İngiliz parlementosunda Hıristiyanlığın neşri için bir cemiyetin ve 1662'de Vatikan'da Propaganda Bakanlığı'nın kurulmasıyla başlayan misyonerlik faaliyetleri, artık yeni propaganda metotlarıyla mensuplarını artırma çalışmalarına ağırlık verir. Misyonerlik, Kilise'nin tüm görevlerini yerine getirme anlamında kullanılmaktadır. Ancak özel olarak "İncil'i yayma" ya da "hıristiyanlaştırma/evangelizasyon" manaları ön planda tutulmaktadır. Önceleri Misyonerlik, "uzak milletlere İncil'i götürme faaliyeti" diye tarif edilirken, XVIII. yüzyılın sonlarında ve XIX. yüzyılda gruplar halinde "Misyonerlik Topluluğu" isimli teşkilatlar kurmuşlardır. Hıristiyanlığı Avrupa kıtasının dışındaki bölgelerde, özellikle de İslam ülkelerinde yaymakla görevli olan bu teşkilatlar, 1921'de "Uluslararası Misyonerlik Konseyi/Conseil International des Missions" bünyesinde yeniden bir araya gelmişlerdir. 1961'de ise Yeni Delhi'de "Kiliselerin Ekümenik Konseyi/Conseil Ecumenique des Eglises" ile birleşmişlerdir.(89)

[alt bölümler] a b c d e f g h [alt bölümler]
«« 1 2 3 4 5 6 7 8 »»

[ yazdırın ]
[ kaydedin ]
[ başa dön ]
Son Güncelleme
14.12.2003 21:00
     
  [ Site Haritası ] - [ Destek ] - [ Araçlar ] - [ Kullanım Hakları ]
[
Sık kullanılanlarınıza ekleyin ]
- [ Ana sayfanız yapın ]