Ondokuzuncu asrın ortalarından itibaren, Avrupa'nın
Doğu hakkındaki görüşünü belirleyen olay emperyalizmdir.
Avrupa'nın iktisadi, teknik, askeri, siyasi ve kültürel
üstünlüğü gittikçe ezici bir mahiyet alır. Doğu ise
azgelişmişliğini sürdürmektedir. İran ve Osmanlı İmparatorluğu
bir gün işe yarar ümidiyle Avrupa'nın himayesi altına
girmişlerdir. Doğrudan doğruya sömürge olan bölgeler
ise, Orta Asya'da Rusların, Mağrip'te ve Osmanlı İmparatorlu'ğunda
İngiliz, Fransız ve İtalyanların eline geçmiştir.
Bu durum, zaten mevcut olan Avrupa-merkezciliği daha
da güçlendirir, ayrıca etrafını küçümser bir davranış
içine girmesini de kolaylaştırır. Oysa, onsekizinci
asırda şuuraltı olan Avrupa-merkezcilik, o çağın evrenselci
ideolojisi tarafından yönlendirilmekteydi: Avrupa
dışındaki medeniyet ve kavimleri saygıyla karşılıyor,
onların tarihi gelişmesinde yahut o günkü yapılarında
evrensel insanlığa ait özellikleri ortaya çıkarıyordu.
Avrupa kültürünün temelleriyle Doğu kültürünün temelleri
aynıydı, farklı özellikler varsa da bunlar çok sathi
bir düzeydeydi. Ondokuzuncu asrın şuurlu ve nazarileşen
Avrupa-merkezciliği, onsekizinci asrınkiyle taban
tabana zıt bir yanlışa düşer: Doğu ile Batı arasında
giderilmesine imkan olmayan başkalıklar vardır. Evrensel
özellikler gözardı edilir yahut küçümsenir. O kadar
ki, mümkün olan tek evrensellik vardır, o da Avrupa
modelini bütün yönleriyle benimsemektir. Bu benimseyiş
zorunludur, denir; hemen arkasından da, zorunludur
ancak Avrupa dışı kavimler için mümkün değildir; çünkü,
onları Avrupalılardan ayıran çok belirgin özellikleri
vardır. Öyle olunca da Avrupa modelini benimseme ihtimalleri
belirsiz bir geleceğe bırakılır, şimdilik yozlaşmış
egzotik kültürleriyle siyasi hakimiyetimiz altında
kalsınlar, denir. Doğulular da bu teşhisi haklı çıkarır
gibidirler. Bazıları Avrupa modelini en sudan yönleriyle
benimser. Bazıları bu modele tamamen karşı çıkıp kültürlerinin
en köhne değerlerine takılıp kalır. Bu kültür içten
içe gelişmekte de olsa onları ilgilendirmez. Avrupa'nın
hakimiyetine karşı yığınların şiddetli tepkisi, İslam
fanatizminin belirtisi diye vasıflandırılır ve küçümsenir.
Bilginler uzmanca çalışmalarını klasik çağlar ve bu
çağların kültürüne en bağlı unsurlar üzerinde yoğunlaştırır
ve bu alanda derinleşir, eser üzerine eser yazarlar,
klasik çağın bütün etkinliklerini zamanımıza aktararak
çok kere bilerek veya bilmeyerek böyle bir görüşü
ilimleriyle desteklemiş olurlar.(84)
İslam dünyasının artık
kendinden utanma süreci başlar. Bu da hıristiyan misyonerlerine
cesaret verir, onlara faaliyet imkanı hazırlar, saldırıya
geçmeye çabalarlar ve dini gayretleri şahlanır. Zamanlarının
ilmi de, normal beşeri eğilimler de onlarla beraberdir.
Avrupa milletinin başarısının Hıristiyanlık'tan ileri
geldiğini, İslam dünyasının felaketlerinin sebebinin
ise İslam Dini olduğunu yaymaya çalışırlar. Onlara
göre Hıristiyanlık mahiyeti icabı gelişmeye elverişli,
İslam ise gerilemeye ve durgunluğa mahkumdur. İslam'a
karşı saldırı elden geldiği kadar sertleşir, Ortaçağ'da
ileri sürülen iddialar tekrar ele alınır, çağdaşlaştırma
gibi bahaneler de bu iddiaları süsler. Böylece ikide
bir İslam'ın şeytandan esinlendiğini iddia eden birtakım
ayrıntılar sergilenir. Mesela, Fransız Katoliklerine
göre terakkiye karşı bir cephe açılmıştır: Bir yanda
kilisenin temsil ettiği hakikat vardır; öbür yanda
Müslümanlarla el ele vermiş Protestanlar, İngilizler,
Fran-masonlar ve yahudiler hepsi de şeytanın askerleridir.
Bilhassa İslami tarikatler medeniyete karşı barbarca
kin besleyen tehlikeli birer teşkilat olarak görülmektedir.(85)
Ne kadar garip ve ne kadar manalıdır ki kilise aleyhtarlarının
vardığı hükümler de kiliseninkilerden pek farklı değildir.
Oysa bunlar hellenizmi, düşünce hürriyetine dayanan
medeniyeti, akla ve güzelliğe perestişi göklere çıkaran
birer Voltairci idiler. Vedalar'da ifadesini bulan
Asya ruhunu benimserler. Bu ruh Avrupa üstünlüğünün
kaynağıdır. Karşısında sami ruh vardır: İnsaf nedir
bilmeyen bir katılık amili olan sami ruhun insanlığa
armağanı skolastik doğmatizm, kör bir taassup, tembel
bir kadercilik, plastik sanatlardan nefrettir. Yahudiliğin,
Hıristiyanlığın ve İslamiyetin ne kadar kötü yanı
varsa, hepsi de bu kafanın eseridir. Aynı dönemde
Panislamizm (İslam Birliği
Akımı), sarı tehlike gibi sık sık ortaya çıkartılan
bir korkuluktur. Muzaffer Avrupa'nın gözünde kendi
hakimiyetine karşı koymaya çalışan her kıpırdanış
bozguncu bir faaliyet olarak değerlendirilir. İdeolojilerin
tarihinde sık sık rastladığımız değişmez bir mekanizmaya
burada da rastlarız. Avrupa bütün bu faaliyetlerin
tek elden yönetildiğini vehmeder. Bu karanlık emeller
en ince noktalarına kadar programlanmıştır. Haince,
gaddarca, makyevelce bir takım metotlar kullanılmaktadır.
Emperyalizm aleyhinde her tepki, yüzde yüz mahalli
sebeplerden de olsa, Panislamizm'e yükletilmektedir.(86)
Panislamizm kelimesi bile bir tahakküm teşebbüsü,
saldırgan bir ideoloji, dünya ölçüsünde bir kötü niyet
belirtir. Böyle bir görüş, Avrupalı yığınların bilincine
basın, halk edebiyatı veya çocuk kitaplarıyla yerleşir.
Yerleşmekle kalmaz, bilginleri de etkiler. Hele bu
bilginler hükümetlerinin sömürge siyasetini yönetenlere
öğütler vermeye kalkışınca durum daha da kötüleşir.
Çağdaş incelemelerle en çok ilgilenen Hollandalı Snouck
Hurgronje (1857-1936)
veya Alman C.H. Becker (1876-1933)
gibi bilginler Panislamizm hayaletinden bir
türlü kurtulamazlar. Küçük nüanslarla inceledikleri
Panislamizm onlara göre geriye dönük bir tepkidir.(87)
Sokaktaki adamın kolayca inandığı bütün masallara
inanmazlar, ancak yine de geniş ölçüde birbiriyle
uyuşmayan ve hemen hemen hiç bir teşkilata bağlanmayan
eğilimlerde bir uyuşma ve teşkilat görmekten de vazgeçmezler.
Bilgileri geniş olmasına geniştir, ne var ki bu bilgi
yüzünden mazideki teokratik düzene dönmek gibi bir
tehlike olduğunu ileri sürerler. Kısaca XIX. yüzyılda
Batı'lı bilginler ortaçağdakini hatırlatan bir görüşe
kapılırlar.(88)
Ondokuzuncu yüzyılın sonlarına kadar devam
eden emperyalizm süreci, yirminci yüzyılda misyonerlik
faaliyetlerine hız verme şekline dönüşür. İngiltere'de
1646'da İngiliz parlementosunda Hıristiyanlığın neşri
için bir cemiyetin ve 1662'de Vatikan'da Propaganda
Bakanlığı'nın kurulmasıyla başlayan misyonerlik faaliyetleri,
artık yeni propaganda metotlarıyla mensuplarını artırma
çalışmalarına ağırlık verir. Misyonerlik, Kilise'nin
tüm görevlerini yerine getirme anlamında kullanılmaktadır.
Ancak özel olarak "İncil'i yayma" ya da
"hıristiyanlaştırma/evangelizasyon" manaları
ön planda tutulmaktadır. Önceleri Misyonerlik, "uzak
milletlere İncil'i götürme faaliyeti" diye tarif
edilirken, XVIII. yüzyılın sonlarında ve XIX. yüzyılda
gruplar halinde "Misyonerlik Topluluğu"
isimli teşkilatlar kurmuşlardır. Hıristiyanlığı Avrupa
kıtasının dışındaki bölgelerde, özellikle de İslam
ülkelerinde yaymakla görevli olan bu teşkilatlar,
1921'de "Uluslararası Misyonerlik Konseyi/Conseil
International des Missions" bünyesinde yeniden
bir araya gelmişlerdir. 1961'de ise Yeni Delhi'de
"Kiliselerin Ekümenik Konseyi/Conseil Ecumenique
des Eglises" ile birleşmişlerdir.(89)