Onyedinci yüzyılda bir çok yazar Ortaçağ'ın
peşin hükümlerine ve aşırı hücumlarına karşı İslam'ın
müdafaasını yüklenir ve İslam dininin değerini ispat
etmeye çalışır. Bu yazarların başında Richard Simon
(1638-1712) gelir. Simon
samimi bir katoliktir. Ancak sağlam bir ilmi temeli
vardır. Bunun için hem İncil'in tefsirinde hem de
Doğu hıristiyanlarının yazılarında gördüğü dogmatik
tahriflere savaş açar. İslam itikatlarını ve ibadetlerini
inceler. Bir müslüman kelamcının eserine dayanarak
açıkça ve veciz bir şekilde konuyu izah eder. Ne hakarete
başvurur ne de tezyife. Zaman zaman yerinde değerlendirmelerden,
hatta hayranlıktan bile geri durmaz. Arnauld, "İslam
konusunda fazla tarafsızsın" diye suçlayınca,
"İslam ahlakçılarını okursan meseleyi anlarsın"
cevabını verir. İslami konularda Simon'dan daha çok
ve daha derin bilgisi olan Hollandalı A. Reland 1705'de
İslam dininin sırf islami kaynaklara dayanarak tarafsız
bir izahını yapar. Fransız Filozof Pierre Bayle (1647-1706)
İslam'ın insafına hayrandır. Kamus'unun birinci baskısında
(1697) Hz. Muhammed'in
hayatını olduğu gibi anlatır. Daha sonraki baskılarında
yeni çıkan ilmi eserlerin ışığından faydalanarak Hz.
Peygamber'in hal tercemesini zenginleştirecektir.
Bir sonraki nesil tarafsızlıktan vazgeçip hayranlığa
yönelecektir. Osmanlı Devleti'nin her türlü dini düşünceye
gösterdiği müsamaha Bayle ve diğer birçok yazar tarafından
hıristiyanlara örnek diye sunulacaktır. İki asır önce
de İspanya yahudileri Osmanlı imparatorluğuna sığınmışlardı.
Şimdi de Macaristan ve Transilvanya kalvanistleri,
Silezya protestanları, Rusya'nın eski dinine bağlı
Kazaklar, Katolik veya Ortodoks zulmünden korunmak
için Osmanlı Devleti'ne sığınıyorlardı. İslam, akla
uygun (rasyonel) bir
din olarak görülüyordu. Oysa Hıristiyani nasslar akla
açıkça aykırı idi. Üstelik İslam, bir yandan insanları
ahlaki bir yaşantıya çağırırken, bir yandan da bedenin,
duyuların, toplum hayatının ihtiyaçlarını da kabul
ediyordu. Kısaca İslam, Aydınlanma Dönemi'nde birçok
insanın benimsemiş olduğu deizme çok yakındı. Tarih
düzeyinde İslam'ın medenileştirici rolü bir kat daha
yüceliyordu. Belli ki medeniyet, manastırlardan çıkmamıştı
ve kaynağı Eski Yunanlılar ile Romalılar idi. Avrupa'ya
ise Araplar tarafından getirilmişti. Leibniz'in (1646-1716)
kanaatı da bu merkezdeydi. 1720'de "Hz. Muhammed
Bir Yalancı Değildir"(80)
başlıklı bir risale neşredildi. Bu risaleyi yazan
belli değildi. 1730'da Boulainvillers'li Henry, İslam
Peygamberi'ni yücelten "Muhammed'in Hayatı"
isimli kitabı yayımladı. Voltaire (1694-1778),
İslam medeniyetinin hayranı idi. Çağın zihniyeti üniversite
dışındaki yazarları da etkileyecekti. Hukukçu ve Arabist
George Sale (1697-1736)
bunlardan biridir ve 1734'de Kur'an'ın İngilizce tercümesini
yayımlar. Eserin başına da, daha sonra bir çok yazarın
faydalanacağı uzunca bir giriş koyar. Öncülerden biri
de Alman alimi Reiske'dir (1716-1774).
Kendi kendini yetiştiren bu zat, Arap edebiyatı ve
tarihinin -zamanında benzeri olmayan- parlak bir araştırıcısıydı.
Yorulma nedir bilmeyen J.J. Reiske, hocaları Schultens
ve Michaelis tarafından çok hırpalanır, çünkü onlar
Arapça ile ilgili incelemeleri "dini filoloji"
ve Kitab-ı Mukaddes tefsirleri içinde tutmak istiyorlardı.
O büyük ilim adamı da İslamın temelinde ilahi bir
yönün olduğunu anlamıştı. Oxford'da hoca olan Simon
Ockley (1678-1720) "Arapların
Tarihi"ni yazarken (1708)
Müslüman Doğu'yu Batı karşısında göklere çıkarıyordu.(81)
Eser, Oryantalizm araştırmalarının neticelerini geniş
okuyucu kitlelerine tanıtmak için girişilen ilk teşebbüs
idi. Bu alimler derin araştırmalarıyla ortaya yeni
düşünceler getirmişlerdi. Voltair gibi yazarlar bu
yeni düşüncelerin terkibini yaptılar. Edward Gibbon
(1737-1794) insanlığın
fikir ve kültür tarihinde İslam dünyasına yüksek bir
yer ayırmıştı. Yavaş yavaş bir gelenek kuruluyordu.
Hz. Muhammed insaflı ve bilge bir yönetici ve bir
kanun koyucuydu. A. Galland (1646-1715)
gibi yazarlar Avrupa'ya Müslüman Doğu'nun egzotik
ve büyüleyici görünüşünü sunmuşlardı. Bu romantizm
öncesi eğilim hala o kadar güçlüydü ki, William Beckford'un
"Vathek"i (1781)
gibi yeni bir şaheserin doğuşuna yol açmıştı. Bu dönemin
temsilcisi "büyük kıpti" Cagliostro'dur
(1743-1795). Cagliostro,
Doğu'da uzun zaman seyahat etmiş olmakla övünürdü.
Voltaire ve daha birçok yazar gibi William Jones de
Arapça şiirleri klasik Greko-Latin vezinleriyle aktarmış,
şekil ve muhtevayı elinden geldiği kadar Avrupa ölçülerine
uydurmağa çalışmıştır. Bununla beraber ansiklopedistlerin
temsil ettiği gerçekçi, pozitivist ve evrenselci temayül
canlılığını henüz korumaktaydı ve Volney (1757-1820)
gibi yazarların düşüncesini biçimlendiriyordu. Volney'in
"Suriye'de ve Mısır'da Seyahat" (1787)
adlı eseri titiz tahlillerle dolu bir şaheserdir.
Sosyal ve siyasi konularda dikkate layık bir uzak
görüşlülük içerir. Volney Doğu dillerini biliyordu.
İlmi hamulesine diyecek yoktu. Fakat çalışmalarını
zamanındaki meseleler üzerinde yoğunlaştırdı. Mısır
seferinin planlanışında önemli bir rol oynayacaktı.
Bu sefer, bu güne kadar bir benzerine rastlanmayan
coğrafi, arkeolojik, demografik, tıbbi, teknolojik
ve sosyolojik çalışmalar koleksiyonu olan "Mısır'ın
Tasviri" (1809-1822)
gibi muhteşem abidenin hazırlanmasıyla sonuçlanacaktı.
Volney Doğu tarihini de çok iyi tanıyordu. Bununla
beraber Doğu tarihini anlamak için en emin yolun çağdaş
Doğu'dan başlamak olduğunu ileri sürüyordu. Konuşulan
Arapça'yı daha iyi öğrenmeye çalıştı.(82)
Rodinson'a göre onsekizinci
asrın Müslüman Doğu'ya bakışı kardeşçe olmuştur. İyimserlik
bu asrın hakiki dinidir. Bu zinde optimizm şöyle bir
inanca yol açmıştı: İnsanlar fıtri kabiliyetleri bakımından
eşittirler. Bu itibarla Batı, İslam dünyası aleyhinde
söylenen şeyleri artık tenkitçi bir bakış açısıyla
ele alabilirdi. "Doğu'da gaddarlık ve yabanilik
var" diyorlardı. Bu doğruydu... Ama Batı "sütten
çıkmış ak kaşık" mıydı sanki... Esirlik Osmanlılar'da
başka ülkelerdekinden çok daha yumuşaktı. Hıristiyanların
da korsanlıkta onlardan geri olduğu söylenemezdi.
İstibdat yüz karası bir siyasi idareydi, ama incelenmesi
de lazımdı. Her yöntem gibi ekolojik ve sosyal sebeplerle
izah edilebilirdi. Doğu'nun içinde bulunduğu coğrafi
şartlar despotizmi geliştirmişti belki, ama bu, zaman
zaman başka ülkelerde de görülmekteydi. Müslümanların
cinsiyet konusundaki nisbi hoşgörüsü, Ortaçağlarda
hıristiyanları dehşete düşürmüş yahut anlayamadıkları
için hayranlık uyandırmıştı. Şimdi ise en büyük kaygısı
erotizm olan Batı toplumu için cinsi hürriyet çok
cazip hale gelmişti. Aydınlanma Çağı'nda müslümanlar
öteki insanlardan farksız görünüyorlardı. Hem de çoğu,
Avrupalılardan üstündü. Asrın sonlarına doğru çeşitli
vesilelerle Doğu'yu ziyaret eden Thomas Hope (1770-1831)
şöyle yazacaktı: "Türkler yobazlığın etkisinde
kalmadıkları zaman hem dürüst hem de iyi kalplidirler".(83)