Oryantalizm, Yakındoğu'dan başlayıp Uzakdoğu'ya
kadar uzanan, Kuzey Afrika'yı da içine alan ülkeleri
ve bu bölgelerde yaşayan ulusların niteliğini, dil,
tarih ve kültürlerini tanıma ve tanıtma amacıyla kurulan
araştırma koluna verilen isimdir. Batı'da Doğu ülkelerini
bilinçli olarak tanıma isteği M.Ö. IV. yüzyılda Büyük
iskender'in seferleriyle başlar. İskender Doğu'yu
ele geçirmek için harekete geçtiği zaman aldığı yerleri
inceletmek üzere yanında bir bilginler topluluğu da
götürür.(70)
Bu olay Oryantalist faaliyetlerin ilk şekli olarak
kabul edilebilir.
Oryantalizm'in doğuşuna
etkisi olan bir çok genel faktör bulunmaktadır. Papalık
ve bir çok hıristiyan, kiliselerin birleşmesinden
yanaydılar. Doğu hıristiyanlarıyla anlaşmak istiyorlardı.
Bunun için de onların dillerini ve kitaplarını tanımak
lazımdı. İngiltere, Fransa ve Birleşmiş Provanslar
için önemli olan daha çok Doğu ticareti ile Doğu'daki
siyasi emelleri idi. Artan ulaşım kolaylıkları sayesinde
Maruni(71)
alimler Avrupa'ya geliyordu. Nitekim Erpenius 1611'de
Conflans'da müslüman bir Faslı tacirle karşılaşacaktır.
Katolik ve Protestanlar arasındaki tartışmalarda ön
safta yer alan Kitab-ı Mukaddes yorumu da Doğu dillerinin
incelenmesine zemin hazırlar. "Arap Dünyası"
aleyhindeki tepkiye rağmen tabipler hep İbn Sina ile
ilgilenirler. Türk tehlikesi yüzünden Osmanlı Devleti
ve İslam'ı daha yakından tanıma ihtiyacı duyulur.
Doğu saraylarında sayıları yavaş yavaş çoğalan Avrupalı
seyyahlara karşı duyulan tecessüs gittikçe artar.
Bu seyyahlar henüz sınırlı alanlarda, bilhassa askerlik
sanatında pratik reçeteler getirmektedir. Gittikçe
sıklaşan bu ilişkiler ve şartlar günden güne güçlenen
bir oryantalistler ağının doğuşunun zeminini oluşturur.(72)
Doğu'daki ülkelerin Arap-İslam egemenliği altına girmeleri,
bu ülkelerin Batı ile ilişkisinin kesilmesine yol
açar. Bu ülkeler hakkında bilgi edinme isteği Rönesans
ile birlikte yeniden uyanır. Bu istek başlangıçta
Batı'yı yakından ilgilendiren bir çok Yunan felsefecisi
ve bilim adamının kaybolan eserlerinin Yunanca asılları
yerine Arapça çevirilerinin bulunması, bunlar üzerinde
çalışılması sonucunu verir.(73)
Bu teşebbüsten sonra
Batı ülkelerinde İslam Dini'ni yakından tanıma çalışmaları
gelişir. İslam dünyasında oldukça ilerlemiş bulunan
tıp alanındaki çalışmalar ayrıca araştırma konusu
olur. Daha önce bireysel olarak sürdürülen çalışmaları
bir bilim dalı haline getirmek amacıyla Papa'nın emri
üzerine 1250'de Paris Üniversitesi'nde bir Arapça
kürsüsü kurulur. Arkasından da Oxford, Bologna, Salamanco
ve Roma'da Arapça öğretilmesini konu edinen çalışmalar
yapılır. Bu çalışmalar sonucunda başta Kur'an-ı Kerim
olmak üzere, Yunan felsefecilerinin eserlerinin Arapça
tercümeleri Latince'ye tercüme edilir.(74)
Yüzde yüz ideolojik bir itişle misyonerlerin hizmetinde
bir faaliyet olarak önce diller öğrenilir ve malzemeler
toplanır. Daha ortaçağda, İspanya'da Arapça tetkikleri
böyle başlamıştı. Bu misyonerlerin hizmetinde bir
faaliyet idi. 1492'de Granada düşünce bu çalışmalar
da anlamlarını kaybetti. Ortada Romanca konuşan Mağribli
bir azınlık kaldı. Faaliyet, İbrani tetkikleri içinde
kaynaştırılarak Roma'da devam edecekti. Zira Papa
hükümeti Doğu kiliselerinin birleştirilmesini istiyordu.
Evrensel bir kültür peşinde koşan hümanizmle siyasi
ve ticari çıkarlar, bu çalışmaları İslami tetkikler
bütünü olarak genişletti.(75)
Oryantalizm faaliyetleri
çerçevesinde bir çok bilim adamının gayretleri olmuştur.
Guillaume Postel (1510-1581)
bunlardan biridir. Dillerin ve kavimlerin incelenmesine
onun büyük yardımı olmuştur. Ayrıca Doğu ülkelerinde
çok önemli yazmalar toplamıştır.(76)
Onun öğrencisi olan Joseph Scaliger (1540-1609)
de ansiklopedik bilgileri olan bir alimdir. Misyonerlik
faaliyetlerini bırakarak oryantalizmle uğraşmaya başlamıştır.
Yine Oryantalizm faaliyetlerinin daha kolay yürütülebelmesi
için 1586'da Avrupa'da, bir Arapça matbaa kurulmuştur.
Matbaayı kuran Toskanya büyük dükası kardinal Medicisli
Ferdinand'dır. Bu matbaa misyonerlik faaliyetlerine
hizmet ediyordu ama, başlangıçtan itibaren İbn Sina'nın
tıbbi ve felsefi eserlerini, nahiv, coğrafya ve matematik
kitaplarını da basıyordu. Aynı faaliyet onaltıncı
asrın sonlarında ve onyedinci asrın başlarında bilhassa
İbn Sina tıbbının daha iyi öğrenilmesi için Paris'te,
Hollanda'da ve Almanya'da başlar. İlk Arapça kürsüsü
1539'da Paris'te College de France'da kurulur. Gerçek
bir Rönesans adamı olan Guillaume Postel bir takım
ders kitapları yayımlar. Ama asıl hizmeti yetiştirdiği
öğrencilerdir. Mesela Joseph Scaliger'in kütüphanelerde
bulunan yazma koleksiyonları sayesinde alimler ciddi
bilgiler elde ederler. Daha ziyade Arapça harfler
kullanan matbaa sayesinde, bu konular üzerinde çalışanlar
birbirlerinin eserlerinden de kolayca yararlanabilmişlerdir.
Bir uzmanlar grubu gramerler, lügatler ve ana metinler
gibi vazgeçilmez çalışma araçlarını hazırlar. Bunların
başında Hollandalı Erpenius (1584-1624)
gelir. İlk Arapça grameri ve sağlam filolojik yöntemlere
dayanarak ilk ana metinleri yayımlayan odur. Sonra
onun öğrencisi Jakop Golius (1596-1667)
gelir. 1680'de Avusturya'da Lorrainli Franz Meninski
büyük Türkçe lügatini yayımlar. Doğu bilimlerini inceleyen
kürsüler çoğalır. Paris bu alanda tek şehir değildir.
F. Ravlenghien (1539-1597)
1593'lerden itibaren Leiden'de Arapça okutur. VIII.
Urbain 1627'de Roma'da faal bir araştırma merkezi
olan bir propaganda koleji kurar. Edward Pocock 1638'de
Oxford'da bir Arapça kürsüsü açar. Uzmanlar çalışma
araçlarını, malzemeleri, az çok sınırlı incelemeleri
toplarlar. Bazen bu eserlerde toplumda egemen olan
ideolojinin etkisiyle yerleşmiş genel görüşle çatışan
unsurlar bulunsa da bilginler işlerini sürdürürler.
Amaçları şuurlu olarak yerleşmiş imajı düzeltmek veya
egemen ideolojiyi yıkmak değildir. Çok defa tutucudurlar.
Ama XVII. asrın sonlarıyla XVIII. asrın başlarındaki
genel hava onları da etkiler. Artık Hıristiyanlığı
göklere çıkarmak ve ne pahasına olursa olsun İslam'a
çatmak gibi bir zorunlulukları yoktur. Hıristiyan
ideolojisine sadık olduklarına dair samimi veya yalandan
bir takım beyanlarda bulunmakla yetinebilirler. Bu
da araştırmalarının muhtevasını bozmaz ve tarafsızlıklarına
halel getirmez. İdeolojik görecelik bilginlerden önce
aydınlarla aydın okuyucuları etkiler. Ama artık hava
elverişlidir. Bilginler rahat rahat çalışabilirler.
Müslüman Doğu'ya, karşı konmaz bir merak duyanlar
gönüllerine göre iş görebilir. Barthelmy d'Herbelot
(1625-1695) topladığı
oldukça bol malzemeye dayanarak İslam Ansiklopedisi'nin
ilk taslağı olan Doğu Kütüphanesi adlı eserini
yayımlar. Barthelmy d'Herbelot'un ölümünden sonra
Gallant (1646-1715)
XVII. asrın başlarında "Binbir Gece Masalları"nın
tercümesini yayımlıyarak (1704-1717)
Doğu'ya karşı beslenen merakı bir tutku haline getirir.(77)
Artık İslam dünyası Deccal'in at koşturduğu bir alem
olarak görülmez; Doğu ise, şairane ve egzotik bir
medeniyetin vatanıdır.(78)
Bütün bu ayrıntılardan
sonra Oryantalizm'in anlamını ve gayesini Edward Said'in
şu cümleleriyle özetlemek mümkündür: "Anlaşıldığına
göre Oryantalizm, kültür, bilim ve kurumlar tarafından
sessizce meydana çıkarılmış basit bir tema yahut politik
bir alan değildir. Doğu üzerine yazılmış eserlerin
geniş ve yaygın bir kolleksiyonu da değildir. Batı'nın
Doğu Dünyası'nı ezmeğe yönelik hain bir "emperyalist
komplosu" da sayılmaz ve bu görüşü temsil etmez.
Oryantalizm estetik, bilimsel, ekonomik, sosyolojik,
tarihe ait ve filolojik metinler aracılığı ile "aktarılmaya"
çalışılan bir cins jeo-ekonomik görüşler bütünüdür.
Oryantalizm coğrafi bir ayırım değil (Dünya
Doğu ve Batı olmak üzere eşit olmayan iki bölüme ayrılmıştır),
bir seri "çıkarlar" toplamıdır. Bu çıkarlar
bilimsel keşifler, filolojik çalışmalar, psikolojik
analizler, manzara tarifleri ve sosyolojik açıklamalarla
ayakta tutulmaya çalışılan müesseselerdir. Bu sistem
açıkça ayrı bir dünyanın yönlendirilmesi, kullanılması,
hatta eritilmesi için gösterilen gayretlerin tamamını
kapsar".(79)
Burada Edward Said'in
düşüncesine katılmakla birlikte, Oryantalistlerin
ideolojik tavırlarının ve faaliyetlerinin bilinç altlarınıdan
hiçbir zaman eksik olmadığını belirtmemiz gerekir.