Bu faaliyetlerin dışında Latinlerin merakını çeken bir başka alan daha vardı. Onların dini peşin hükümlerini doğrular nitelikte olan bu alan "felsefe" idi. Önceleri felsefe ve tabiat ilimleri pek farklılaşmamıştı. Tabiat ilimleri hakkındaki makbul el kitaplarının ilmi diyebileceğimiz bir metodolojiyle, mantık ile, kosmos ve insan hakkındaki eserlerle desteklenmesi gerekiyordu. Aynı yazarlar Aristo'ya ve İbn Sina'ya yöneldiler. Latin Batı ise Aristo'yu zamanla ve parça parça tanıyacaktı. Cremonalı Gerrard (1114-1187) Toledo'ya gidip Yunanca metinlerin Arapça tercümelerini aradı. Maksadı onları Latince'ye çevirerek Batı'nın felsefe hazinesini zenginleştirmekti. Aynı yıllarda İbn Sina'nın Büyük Felsefi Ansiklopedisi "Kitabü'ş-Şifa" da Latince'ye çeviriliyordu. 1180'de İbn Sina'nın felsefi eserleri tamamlanmış ve Avrupa'da yayılmağa başlamıştı. Abelard, Pierre le Venerable'ın dostuydu; 1142'de öldü. Onun yaşadığı dönemde filozof denince "müslümanlar" akla geliyordu. XII. yüzyılda Viterbolu Godfrey (Alman imparatorunun sır katibi) yazdığı "Cihan Tarihi"nde Hz. Muhammed'in oldukça sahih bir hal tercemesini yayımladı. XIII. yüzyılın başlarında Toledo başpiskoposu kardinal Rodrigo Ximenes, Batı'da yazılan ilk "Arap Tarihi"ni kaleme aldı. Kitap Hz. Muhammed ve ilk halifeler ile başlamakta ve daha çok Arapların İspanya'daki faaliyetlerini vurgulamaktadır. Böylece Batı mütefekkirleri arasında yeni bir müslüman imajı doğdu. İslam dünyası, felsefenin heybetli bir beşiği idi. Halkın kafasında yaşayan gülünç ve iğrenç İslam imajıyla, aydınların kafasındaki bu hürmetkar imajı bağdaştırmak pek güçtü. Filozof ilahiyatçılar İbn Sina'nın müslüman dünyasına ait atıflarını hıristiyan dünyaya aktarıyordu. Mesela Roger Bacon (1214-1292) İbn Sina'nın imamlar için söylediklerini papalık müessesine uygulamağa çalışıyordu. Artık hiç değilse belli çevrelerde yavaş yavaş kaba polemik görüşlerden, daha ılımlı görüşlere geçilmeğe başlanıyordu. Çünkü sokaktaki insan hala ortaçağda yayılmış bulunan eski imajın etkisi altındaydı. Henüz ideolojilerin göreceliği gibi bir anlayışa varılmış değildi. Böyle bir anlayışa yükselenler ilk zamanlarda yalnız bir kaç kişiden ibaretti. Mesela imparator İkinci Frederik bunlardan biriydi. Müslümanlara olan yakınlığı dolayısıyla Papa Dokuzuncu Gregoire 1239'da onu afaroz etmişti. İkinci Frederik'in döneminde bu davranışın en tanınmış temsilcilerinden biri de Eschenbachlı Wolfram'dı (1170-1220). Willehalm isimli eserinde o her iki cemaati de anlamağa çalışır. Böylece İslam ideolojisini daha yakından tanıma ve anlama temayülü çok uzun sürmez. Roger Bacon ve Raymond Lulle, "askeri gücün yerine misyoner gücü geçirmeliyiz" diyorlardı. Bunun için de doktrini iyi bilmek ve dilleri adamakıllı öğrenmek lazımdı. Bu sebeple entellektüel bakımdan büyük İslam yazarları yavaş yavaş özümlenmeye ve ortak kültüre katılmaya başlandı. Artık asırlarca felsefede İbn Sina, İbn Rüşd, Ali Abbas, Razi, tıpta İbn Masiveyh vs.'nin eserleri istinsah edilecek, basılacak, yorumlanacak ve incelenecekti.(66)

Batılılar, öteden beri sözünü ettiğimiz asırlarda müslümanların her devirde çok büyük ilmi ve fikri çalışmalarının olduğunu ve Bağdat'ın XIII. yüzyıl boyunca, 1258'de Moğollar tarafından yıkılıncaya kadar bu noktada olağanüstü bir prestije sahip bulunduğunu kabul etmektedirler. Bu şehirde yetişmiş olarak onların en çok dikkatini çeken ve kendilerinden etkilendikleri entellektüellerin başında iki büyük Arap tarihçi İbn Nedim (ö. 987) ve Şehristani (ö. 1153) geliyordu. Onlara göre bu iki dinler tarihçisi, kendi çağlarının dini düşüncelerinin gerçek ansiklopedilerini meydana getirmişlerdir. Kurtuba'da ise İbn Hazm'ın (994-1064), dinlerin mukayeseli araştırılması noktasında yapmış olduğu çalışmalarla bu sahanın öncüsü olduğunu kabul ediyorlardı.(67)

Batılılara göre İslam düşüncesinin bir başka önemli akımı da Gazali (1058-1111) Sufizmidir. Kur'an-¨ Kerim'in yoğun bir meditasyonundan ve yegane ve her şeye kadir Allah doktrininden müteşekkil bu mistik akım, İslam içinde "insan sevgisi ve Allah sevgisini elde etme"yi amaçlayan yeni bir yolun meydana gelmesine sebep olmuştur. Gazali'ye göre, muhabbet içinde doruk noktasına ulaşan tasavvuf, Allah ve insanın birbirlerini karşılıklı olarak sevmesidir. Kur'an-ı Kerim sadece Allah'a ibadet edip boyun etmeyi emreder. Tasavvuf sayesinde İslam nice manevi değerler ortaya çıkarmıştır. İbn Arabi'nin (1165-1241) tasavvufi düşüncesi İspanya'nın büyük mistikleri nezdinde etkisini göstermiş ve hıristiyan mistiği ile İslam tasavvufunun tanışmasını sağlamıştır.(68)

2. Yakınlaşmadan Bir Arada Yaşamaya Geçiş
Ondördüncü asrın sonlarından itibaren Osmanlı İmparatorluğu Hıristiyan Balkanlar Avrupası aleyhine genişler. Bu büyüme ilahiyatla uğraşan çevrelerde İslam'a karşı gösterilen alakayı bir anda canlandırır. Hıristiyanlığın içinde bulunduğu çözülüş döneminde haçlı zihniyetinin dirilmesi pek kolay görünmüyordu. İlahiyatçılar, "acaba askeri mücadele bir işe yarar mıydı? Misyonerlerin giriştiği barışcı çaba yeterli miydi, bu çabaların alışılan tarzda sürüp gitmesi bir fayda sağlar mıydı? Aslında Hıristiyanlık dünyasındaki ile aynı olan bu yeni mesajı taşıyanlarla yakınlaşmak kabil olamaz mıydı?" gibi tereddütler içerisindeydiler. İstanbul Türkler tarafından alınmıştı. Osmanlı Türkleri Batı için artık büyük bir tehlike idi. Ne var ki, XV. asrın yeni iklimi içinde ideolojik bir tehlikeden çok dünyevi ve kültürel bir tehlike olarak görünüyorlardı. Hıristiyanlığı savunmak için yola çıkanlar bile çok defa dini bir gayretten fazla şövalyelik ideali içinde hareket ediyorlardı. Bir çokları hala haçlı seferlerinin rüyası içinde idiler. Müslüman topraklarını, öncelikle de son zamanlarda elden çıkan Balkanları ele geçirmek istiyorlardı. Bu bölgelerde Türkler aleyhine bir ayaklanma olacağını zannediyorlardı. Ancak durum hiç de böyle olmaz ve şartlar hıristiyanları müdafaaya geçmeye zorlar. Dolayısıyla Türklerle artık siyasi münasebetler kurmaya mecbur olduklarını anlarlar. Bundan sonra Avrupa'da Osmanlı elçileri boy göstermeye, Venedik'te olduğu gibi Avrupa'da da uzun süre kalmaya başlarlar. Türklerle anlaşmalar yapılır. Hayalperest VIII. Şarl bir haçlı seferi için üs olarak kullanmak emeliyle İtalya'yı fethetmeyi düşünedursun, Papa, 1490-1494 arasında II. Beyazıt'tan kardeşi ve rakibi Cem Sultan'ı bırakmamak için yıllık tahsisat alır. Papa VI. Alexandr Borgia 1493'de Roma'da gizli ruhaniler meclisi toplantısında kardinaller, piskoposlar ve Avrupalı elçiler arasında Osmanlı Padişahının elçisini şaşaalı bir şekilde karşılar. İslam denince akla Türk geliyordu. Türk kelimesi İslam kelimesiyle artık özdeşleşmişti. Avrupa, İranlıları da tanımaya başlamıştı. Uzaktan uzağa Hint müslümanları ve onların dillere destan hükümdarları ile de ilişki kurulmuştu. Arapların ise siyasi bakımdan hiç bir önemleri kalmamıştı. Müslüman Türkler Avrupa'nın en güçlü devletinin sahibi olmakta devam ediyorlardı. İstanbul dillere destan güzellikleri ile onların elindeydi. Babıali'nin debdebesi Avrupalı'nın gözlerini kamaştırıyordu. Osmanlı Devleti'nin gücü dizlerinin bağını çözüyordu. Bütün bu şartlar altında Hıristiyan Batı'nın bir arada yaşamayı kabullenmekten başka yapacağı bir şey yoktu.(69)

[alt bölümler] a b c d e f g h [alt bölümler]
«« 1 2 3 4 5 6 7 8 »»

[ yazdırın ]
[ kaydedin ]
[ başa dön ]
Son Güncelleme
14.12.2003 21:00
     
  [ Site Haritası ] - [ Destek ] - [ Araçlar ] - [ Kullanım Hakları ]
[
Sık kullanılanlarınıza ekleyin ]
- [ Ana sayfanız yapın ]