Hz. Peygamber Medine'de
İslam devletinin temellerini attıktan ve Medine halkını
bu devlet yapısı içinde teşkilatlandırdıktan sonra
komşu kabilelerle birtakım temaslar kurmayı hedef
almıştı. Bu münasebetle bir çok devlet ve kabile reislerine
mektuplar göndererek, onları İslam'a davet etmişti.
Bu davetlere onların yaklaşımları hep farklı olmuştur.
Mesela hıristiyan reislerinden Mısır mukavkısı Hatip
İbn Ebi Belta Hz. Peygamber'e verdiği cevapta, beklenen
peygamberin Araplar arasından çıkmayacağına işaret
ederek, teklifini reddetmiştir. Aynı şekilde Hz. Peygamber
Hicri VI. yılda Gassani hükümdarı Haris b. Ebi Şamir'e
de bir mektup göndermiştir. Bir hıristiyan olan Haris
böyle bir davet karşısında hiddetlenmiş ve Medine'ye
hücum edeceğini bildirmiştir. Gassanilere bunlardan
başka birçok mektup daha yazılmış, ancak onlar bütün
mektuplara menfi cevap vermişler, müslümanlığa yaklaşımları
hep soğuk olmuştur. Rumların reisi Heraklius'a da
bir kaç sefer İslam'a davet mektubu göndermesine rağmen,
müsbet bir cevap alamamıştır.(14)
Hz. Peygamber ayrıca
Necran hıristiyanlarıyla da ilgilenmiş, İslam'ı tebliğ
etmek üzere Muğire b. Şu'be'yi göndermişti. Necran
hıristiyanları ise, Kur'an-ı Kerim'e karşı bazı itirazları
ileri sürmüşlerdi. Neticede Hz. Peygamber Necran keşişlerine
hitaben bir mektup yazmıştır. Bu mektuptan sonra Necran
hıristiyanları altmış kişilik bir heyet göndermişlerdir.
Bu heyetin, Hz. Peygamber'e sorduğu bazı sorular ve
yapılan tartışmalar neticesinde Al-i İmran Suresi'nin
ilk seksen ayeti nazil olmuştur. Necran heyetinin
menfi tutumlarına karşı Kur'an'ın bu kesin emirlerini
alan Hz. Peygamber, nihayet davasında haklı olduğunu
daha kesin göstermek için Allah'ın emri gereğince
onları Mübahale'ye (Lanetleşme)
davet etmiştir. Çünkü yapılan tartışmaların sonu gelmiyordu.
Böylece davasında haksız olanın üzerine Allah'ın laneti
yağacaktı. Ancak Necran heyeti kendi aralarında yaptıkları
istişare ile Mübahale'yi kabul etmediler ve
Hz. Peygamber'e, herkesin kendi diniyle başbaşa kalmasını
teklif ettiler. Hz. Peygamber de onların bu teklifini
kabul ederek, cizye karşılığında maddi ve manevi güvenliklerinin
İslam devletine ait olduğunu bildirmiştir.(15)
Hz. Muhammed'in Necranlı
hıristiyanlarla yaptığı bu münakaşalar, Dinler Tarihi'nin
konuları bakımından mühim unsurlar ihtiva etmektedir.
Ayrıca Hz. Muhammed'in İslam Dini'ni tebliğ ettiği
yirmi üç seneye yakın bir zaman içerisinde, kendisiyle
bu şekilde konuşan ve münakaşa eden ne hıristiyan
ve ne de yahudi başka bir heyet gelmiştir.(16)
Hz. Peygamber'in vefatından
sonra her dört halife zamanında da hıristiyanlarla
münasebetler sürdürülür. İlk halife Ebu Bekir (632-634)
Arabistan'da muvaffak olduktan sonra İran'a doğru
yönelir. 633'te Hire'yi, 634'te ise Suriye'yi fetheder.
Bizans ve İran bu şoktan artık belini doğrultamaz
olur. Hz. Ebu Bekir'den sonra halife olan Hz. Ömer
(634-644) 637'de Kudüs'ü
ve tüm Mezopotamya'yı fethederek, 642'de Mısır'a hakim
olur. Vergi (cizye)
ödeme karşılığında hıristiyan ve yahudi dinlerine
toleranslı davranır.(17)
Bu dönemde kıpti hıristiyanlar Bizans İmparatorluğu'nun
baskı ve zulmü altında varlığını sürdürmekteydi. Kıptilerin,
inanç yönünden İstanbul ve Roma kiliselerinden ayrı
oluşu milli kimliklerini koruma arzuları, imparatorluğun
onlar üzerine ağır vergiler yüklemesine ve hürriyetlerini
sınırlamasına sebep olmuştur. Bu durum kıptileri Bizans
idaresinden kurtulma arayışları içine itmiştir. Kıptilerin
içinde bulunduğu bu olumsuz şartlar ve efendilerinin
onlara uyguladığı katı tutum karşısında, İslam'ın
hoşgörü ve adalet anlayışı, Mısır'ın müslümanlar tarafından
fethini kolaylaştırmıştır. Nitekim Kıptiler müslümanları
kurtarıcı olarak karşılamışlar, onların kendilerine
sağladığı hürriyet ve imkan sayesinde kuvvetlenmişlerdir.(18)
Monofizit olmayan hıristiyan
yazarlar bile Kıptilerin Bizans işgali altında karşılaştıkları
zulüm ve işkenceyi doğrulamışlardır. Fakat her halükarda,
bir hıristiyanın müslümanlara sıcak yaklaşmasını ve
onların idaresinde yaşamayı tercih etmesini hazmedememiş,
Kıptilerin müslümanları kurtarıcı olarak görmesini
yadırgamışlardır. O dönemde Mısır mukavkısı olan Cyrus'un
Bizanslılara karşı müslümanlar tarafını seçmesini
ihanet olarak nitelemişlerdir.(19)
Hz. Ömer'in gayri müslimlere
has uygulamaları, İslam devletleri içerisine giren
bu insanları çok kısa süre sonunda, bir taraftan müslümanları
tanımak, diğer taraftan İslam Dini'nin esaslarını
öğrenmek suretiyle, yeni dine karşı sıcak bir yaklaşım
içerisine girmelerini ve benimsemelerini bütünüyle
kolaylaştırmıştır.
Hulefa-i Raşidinden Hz. Osman ve Hz. Ali dönemi genellikle
iç çekişmelerle geçer. Halife Muaviye (661-680)
Emevi hanedanlığını Şam'a taşır ve Batılı tarihçilerin
tabiriyle, büyük bir dini hoşgörü uygular. Fakat Medineli
müslüman alimler bu tür bir politik hoşgörü yaklaşımını
pek iyi karşılamazlar. Ancak Hıristiyan Bizans İslam'a
ve müslümanlara husumet içerisinde yaklaşır ve 699'da
İslam'ın yayılışı Bizans ile durdurulmaya kalkışıldığı
zaman zorluklar başgösterir. Aynı yaklaşım içerisinde
olan Ermeni Kilisesi'ne karşı da sert çatışmalara
girilir. Aynı şey Suriye ve Mısır'da da vuku bulur.
Ömer b. Abdülaziz ve Yezid II (720-724)
keşişlere ve hıristiyanlara karşı sertlik politikasını
sürdürür. Fakat bu gergin ortam bile müslümanlarla
hıristiyanlar arasındaki fikri ve dini tartışmaları
engelleyemez. Kendini hıristiyanlardan üstün hisseden
ve Kur'an'da verilen öğütlerle yüreklendirilen entellektüel
müslümanlar, hıristiyanlarla her ortamda dini bir
tartışma zemini oluşturmaya çalışırlar.(20)
Bu yıllarda müslümanların
başlatmış olduğu dini tartışmalara hıristiyanlar,
polemikci bir tavır ve üslup ile yaklaşır. İlk önce
Kur'an'ın kendileri ile ilgili verdiği bilgilere itiraz
ederler ve tartışma konusu yaparlar. Hıristiyanlık
ile İslam arasındaki en bariz farklılığın, Hz. İsa'nın
Kur'an'da Tanrı değil, bir peygamber(21)
olarak tanıtılmış olmasını gösterirler. Kur'an'ın
bu tutumuna hıristiyanlar menfi bir tavırla yaklaşmışlar
ve bu bilgilerin, önceki yüzyılların kristolojik tartışmalarının
bir yansıması olduğunu ve Hz. Peygamber'in bu doneleri,
gnostik incillerden veya marjinal hıristiyan mezhep
mensuplarından öğrenmiş olabileceğini iddia etmişlerdi.
Bazı hıristiyan yazarlar ise, Yahudi-Hıristiyanların
Yakın-Doğu ülkelerinde çok yaygın olduğunu belirterek,(22)
Kur'an'daki bu tutumu, Yahudi-hıristiyanlığın bir
muhafazası olarak değerlendirmişlerdir.(23)