Tatlıcı Ali Efendi’nin Ardından

Yrd.Doç.Dr. Mehmet Saraç

Bâb-ı İsmet’in has müntesiplerinden, hem bu dergahın son şeyhi merhum Ahıskalı Ali Haydar Efendi’den, hem de merhum Ramazanoğlu Mahmut Sami Efendi’den bol bol feyz almış bir veli… Osmanlı medeniyetini hayatına nakşetmiş bir beyefendi… Geniş kültürü, meselelere vukufiyeti ve muhakemesi ile bir bilge adam… Her kelimesi özenle seçilmiş, şairane konuşması ile bir edip… İnsanların damaklarına sunduğu taddan çok fazlasını onların gönüllerine veren “Bandırmalı Tatlıcı Ali Efendi” 4 Ağustos 2008 Pazartesi günü Hakka uçtu, mübarek nâşı da 6 Ağustos Çarşamba günü gönül yolculuğundaki öncülerinden Bezzaz Ali Rıza Efendi’nin yanıbaşına defnedildi.

Bir yiyeceğin ya da içeceğin tadı hakkında bilgi sahibi olmak için iki şey yapılabilir: ya onun fiziksel özelliklerini, kimyasal bileşimini ve faydalarını kitaplardan ya da anlatılanlardan öğrenmek, ya da doğrudan alıp onu “tatmak.” Birinci yolda ne kadar derinleşirsek derinleşelim, kütüphanelerce kitaplar okuyup bilgelerden dinlesek dinleyelim, yine de onu hakkıyla bilmemiz mümkün müdür? Onun nasıl bir şey olduğunu tatmadan hakkıyla bilebilir miyiz?

İşte İslam, Ahlak ve Tasavvuf gibi kavramların ne olduğunu, ne olmadığını da onları tatmak ve İslam ahlakını kişiliğine içirmiş insanları yakından tanımakla anlaşılır. “Tatlıcı Ali Efendi” merhum, İslam’ın nihai hedefi olan “olgun, nazik, edepli ve medeni insan” zirvesini yakalamış, bütün insanlara “Rahman”ın tecellisi gözle bakabilen bir zat idi.

Ali Haydar Efendi ile aralarındaki muhabbet, eşine az rastlanır bir coşkunlukta idi. Bu muhabbet, bilhassa Bandırmalı Ali Efendi’nin şeyhine gönderdiği uzun ve edibane mektuplarda da tezahür etmekteydi.

Ahıskalı Ali Haydar Efendi’nin son zamanlarında Bandırmalı Ali Efendi’ye gönül yolculuğunda rehber olarak kendi zamanında yaşayan ve çok muhabbet beslediği merhum Sami Efendi’yi işaret etmesi ise, bize tasavvuf geleneğimizdeki bir inceliği hatırlatıyor: Gerçek tasavvuf erbabı mürşitler, hangi gönül erinin, hangi gönül ustasının elinde ne zaman nasıl yetişeceğini bilirler. Bir başka mürşid ya da cemaatle güç mücadelesini asla düşünmezler. Onların gayeleri taraftar toplayıp siyasi ya da ekonomik güç elde etmek değildir. Onların işi, gönül madenini işleyip, kullanılabilir ve değer taşıyan mücevherler yapmaktır. “Kamil insan-medeni toplum” ancak böyle gayretlerle oluşur.

Tatlıcı Ali Efendi merhum’u her fırsatta ziyaret etmeye gayret eder, ziyaret edemediğimiz zamanlarda ise telefonla halini-hatırını sorardık. Onunla görüşen herkes gibi biz de kendisinin her zaman muhatabına karşı ne kadar mütevazı, ne kadar insani, ne kadar ince olduğuna şahit olurduk. Kendisine dair bizim de, başkalarının da anlatacağı çok ibretli hadiseler vardır, bunları inşaallah zaman içinde paylaşırız. Yalnız burada, kendisi ile aynı gönül çeşmesinden beslenmiş gazeteci dostumuz Ahmet Doğru’nun, kendi gazetesindeki haber- portre yazısından şu kadarını iktibas etmekte fayda var:

“Dünya yeni bir güne başlamakta, "Dükkân kapısı, Hak kapısı" diyerek kepenklerini kaldıran Bandırma esnafı işyerlerinin önünü temizlemektedir. Kim bilir hangi derdine takılıp içkiden medet uman bir 'akşamdan kalma', yalpalaya yalpalaya yürürken bir muhallebici dükkânının önünde durur, önüne çıkan çöp tenekesine sövüp sayarak tekmeyi indirir.

Dükkân sahibi aynıyla mukabele etmek yerine gayet nazik hareketlerle zavallı sarhoşun elinden tutar, 'Buyrunuz efendim' diyerek içeriye alır, iskemleye oturtur. Padişah huzurunda hizmet eden bir enderunluyu andıran hürmetkâr tavırlarla masaya ikramlarını yerleştirir. Bir müddet sonra kapıya kadar uğurladığı misafiri belki ömründe hiç muhatap olmadığı bu iltifattan dolayı şaşkınlık ve mahcubiyet içindedir.

Bandırmalı Tatlıcı Ali Efendi yıllar önce yaşadığı bu hadiseyi naklederken, "Öyle değil mi efendim?" der, "Kim bilir ne derdi vardı zavallının. Aynı şekilde karşılık verseydim belki de bir cinayet işlenecekti. Öyle mahcup oldu ki bir daha ağzına içki koymamıştır."

… Her seviyeden ziyaretine gelenlere hatıralarını nakletmeye başladığında sohbetinde tasavvuf büyüklerinden, ilim camiasından, sanat ehlinden, kalem erbabından kimlerin isimleri yâd edilmezdi ki. Ahıskalı Ali Haydar Efendi, Hacı Sami Efendi, Tahirü'l Mevlevî, Süheyl Ünver, Hattat Necmeddin Okyay, Necip Fazıl, Neyzen Tevfik, Hasan Basri Çantay... Osmanlı'nın son, Cumhuriyet'in ilk ulemasını tanımış, nerede bir güzellik görmüşse oraya koşmuş, bir medeniyeti adeta şahsında görünür kılmıştı.

Konuşması, oturması, kalkması bambaşkaydı. Serâpâ edep numunesi, 'Edep nedir?' sualinin yaşayan cevabıydı. Her cümlesi 'Efendim'le başlar, 'Öyle değil mi efendim'le nihayete ererdi. Güzelliğin, zarafetin, mahviyetkârlığın, tevazuun timsaliydi. Hazreti Mevlânâ'nın meşhur kıssasını naklederken kullandığı "Şükür, tevazuda da papazları geçtik." cümlesi en çok onun ağzına yakışıyordu. Her halinden gönül âleminin de bu mahviyet perdesi altında sırlı olduğu anlaşılıyordu. Kendi ifadesiyle 'öğle namazının son sünnetini dört rekat kılmak müstehaptı, ama zinhar camide değil'. "Eskiden muallim derlerdi. Şimdi ise öğretmen diyorlar. Onlar da nun harfini mim yapıp 'Öğretmem' diyorlar ve hiçbir şey öğretmiyorlar efendim." derdi. Her şeyin gönülle başlayıp gönülle bittiğini anlatır, ilave ederdi: "Aradığın şey yaban yerde biten yemiş değildir."

Ali Efendi, yıllar önce Ali Haydar Efendi hakkında ulaşabildiği malumatı toplayıp bir deftere kaydetmek isteyen ve bunun için kendisine de müracaat eden bir gence şu cevabı vermişti: "Ricalin hangi halini kayd edeceksiniz? Onlar bir anda sayısız âlemlerde seyrederler. Yazılıp çizilenler kuru kuruya zahiri malumattan ileriye gidemez. Yine de bu hususları ciddi mânâda araştırıp kayda geçirmek lazım." Her âdem bir âlem. İşte bir âlem daha dünya ufkundan gaib oldu, bir başka semada doğmak üzere... Söz olarak ne söyleyeceksiniz... Beşiktaşlı Yahya Efendi'nin dediği gibi: "Hep gelenler yâne yâne geldi gitti dünyadan/ Şimdi nöbet bana kaldı döne döne yanayım."

O, hayatındaki iaşesini “tatlı” yapıp satmakla sağladı. Bugüne kadar kaç kişi onun tatlısı ile damağında haz buldu, bilinmez. Damaktaki tadlar da zaten geldi, geçti. Ama kesinlikle bilinen bir şey var: O, hal ve söz ilmi ile kendisini bir kez görenlerin bile gönüllerine bitmez tükenmez tadlar bıraktı.

Ruhu şâd olsun. 15 Ağustos 2008 İED


[ yazdırın ]
[ kaydedin ]
[ başa dön ]
Son Güncelleme
06.10.2008 11:21
     
  [ Site Haritası ] - [ Destek ] - [ Araçlar ] - [ Kullanım Hakları ]
[
Sık kullanılanlarınıza ekleyin ]
- [ Ana sayfanız yapın ]